Fazla bir beklentileri yoktu. Yaşayıp gidiyorlardı işte. Tıpkı öncekiler gibi. Bin yıllardır bu toprakların yerlisiydiler. Atalarından kalan toprak verimliydi. Havası zaman zaman çöl tozlarına bulanıyorsa da sağlamdı. Gecenin soğuğu, gündüzün alev gibi sıcağı demir gibi yapardı insanı. Bin yılların çöl coğrafyasında yaşamak zor iştir bilmeyene.

Kaç  medeniyete ev oldu bu topraklar kalü beladan beri, bilen bilir de hep kan vardır her bir karesinde. Bütün atalarından dilden dile, anlatıla anlatıla büyümüştüler. O da kendinden sonrakine efsaneler, kahramanlıklar, destanlar anlatacaktı. ,Degbejler, aşıklar, ozanlar hep acıları anlatır, yanık türküleri, içli ağıtları söyler bu toprakların acılı kaderine.

Annesi anlatmıştı, O doğduğunda dedesi büyük bir davet vermişti. Günlerce bayram etmişlerdi. Evin tek erkek çocuğu olduğu için değil, her yani erkek çocuk neslin devamı, sahip oldukları mal ve mülklerin güvenliği ve ailenin, dinin koruyucusu olarak kutsanırdılar. Anadolu’nun, Mezopotamya’nın, Arabistan, Mısır’ın Acem’in kadim geleneği, kanlı toprakların çaresiz kurbanlarıydılar.


Öğrenecek yaşa geldiğinde sınırın öte yakasında akrabaları olduğunu öğrendiğinde çok şaşırmış ve üzülmüştü. Öfkelenmişti de. Dedesini soru yağmuruna tutmuştu.” Amcaoğullarımla neden oynayamıyorum? Evimizle amcamların evinin arasına bu tel örgüyü kim çekti? Mayınları kim döşedi? Biz onlara ne yaptık?... Bir türlü doğru cevabı alamıyordu. Dedesi, devletlerarası sözleşmeler, antlaşmalar, imzalar, sınır, karakol, asker anlatıyordu ama onun gözü kuşlardaydı. Zaman zaman bir ceylan sürüsü sınırı geçerken mayınlara basıp parçalandığını görmüştü. Birde kaçağa giden komşularının ve aile yakınlarının koyunlarıyla birlikte mayına bastıkları ya da askerlerce vurulduğu olurdu.


Sorgu sual edilmezdi. Telin iki yakasını, kendi köylerini ve karşı yakadaki  Amcagillerin  köylerini değişik kıyafetli, farklı dil konuşan askerler basar, köyün erkeklerini meydana toplar “tehditler, küfürler eder, dipçikle döverlerdi.” Her seferinden AGİT’in öfkesi kabarır, gözlerine yaşla birlikte kin ve nefret dolardı.


Doğduğunda babası dedesine oğlunun adını AGİT koyalım demişti. Onların geleneğinde dedenin lafının üstüne söz söylenmezdi ama dedesi oğlunu kırmamış bebeğin kulağına kuran okuyup üç kere senin adın Agit  diye fısıldamıştı.


Şimdi anlıyordu babasının onun adını neden Agit koydurduğunu. Bu coğrafyada “güçlü ve cesur” olmak bir zorunluluktu. O en çok kuşları severdi. Kuş olup tel örgülü ve mayınlı sınırları aşıp dünyanın her yerini görmeyi hayal ederdi. Okula gittiğinde kuş resmi yapmayı sever öğretmeni “ defterlerine neden kuş resmi yapıyorsun? Demişti. O okulun penceresinde mayınlı sınıra doğru bakar. Başını eğer ve susardı.


Onların kimseyle bir derdi yoktu. Tuz, gaz ve giysi dışında neredeyse her şeyi kendileri üretiyordu. İhtiyaçlarını ayırıyor kalanı pazara götürüyorlardı. En iyi zeytinyağını onun ailesi yapardı. Kadim zamanların ve tanrıların ağacı, barışın simgesi zeytin temel geçim kaynakları idi. Dedesi Zeytin ağacının bakımını ve zeytinin bütün inceliklerini ailesine öğretmeye özel önem verirdi.


Aylar öncesinde karakoldan izin alıp bayramlarda kimi zaman telin ve mayının öteki yakasındaki akrabalarına giderler, kimi bayramlarda da akrabalar gelirdi. Her seferinde de mutluluğu ve neşeyi, hasreti birbirlerine taşırlar doyamadan ayrılmak zorunda kalırlardı. Kaç kez karakolların gözetiminde gelinler gidip, gelinler gelmişti. 


Tamda okul bitmiş ailenin yükünü omuzlayacağı zaman gelmişti. Agit sevdalıydı. Hem de  öylesiyle sevdalıda ki bir bakışına ölebilirdi komşu köydeki Rengin’e. Rengin’de Agit’e sevdalıydı. Aileler de sorun çıkarmamıştılar. Hummalı bir düğün telaşı başlamıştı. Agıt’ın yüreği kuş olup sınırları aşıyor dünya ve evren Rengin’in zeytin gözlerinde toplanmıştı. Agit o gözlerde yolunu şaşırıyor, kayboluyordu.


Bir sabah kedilerine DEAŞ (Irak Şam İslam Devleti) diyen kara bayraklı, kara sakallı silahlılar  tarafından  Renginlerin köylerinin basıldığı haberi geldi. Yakında Agitlerin köyleri de basılırmış. Herkesi “cihad”a katılmaya çağırıyorlarmış. Kabul etmeyenleri öldürüyor, mallarını, kadın ve kızlarını ganimet olarak alıyorlarmış.


Agit donup kalmıştı. Rengin’inin onların elinde olabileceği düşüncesi bile onu deliye çevirmesine yetmişti. Sadece “neden, biz onlara ne yaptık ki?” Kedine tekrar tekrar soruyor, hem de olanca gücüyle koşuyordu. Müslümanlıksa o da Müslümandı. Peygamberi, kitabı aynıydı. Rejimle herkes gibi  onlarında sorunları vardı. Mücadele de sürüyordu. Ama bu başkaydı. Cihat adına namusa el uzatılmıştı. Cana kıyılmıştı. Rengin ganimet olarak alınmış bir meçhule sürüklenmişti. Agit için  kıyamet kopmuştu.


Kıyamet ki can pazarı, savurdu milyonları kara bayraklı, kara kıllı eller  toprağın kadim masumiyetini kirletti. Meçhule giden  yollar, denizler, nehirler, kamplar ölüme kucak açtı. Aylan Kürdi bebeğin sahile vurmuş bedeni, Rengin’nin ve Ezidi kızı Hannan’nın  köle pazarındaki masumiyeti, insanlığın şerefi  dünyanın irili ufaklı egemenlerinin suratında patladı. O şatafatlı  “Beyaz”, “Kremli” saraylarda vıcık vıcık utanç yayıldı dünyaya. Tarih yeniden tekerrür ediyordu.


Agit  Rengin’e sarılır gibi mavzerine sarılmış  yurdunu, evini savunmak üzere atalarından miras bin yıllık  zeytin ağacının  köklerine  sarılmış  kaderini bekliyordu…

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Yap Yeni Üyelik