ESENYURT’TA KUTSAL DUVARLAR


İnsanların bir kısmı, sadece başkalarının beyinlerinde çağrıştırdıkları imgeler kadardır... Bir kısmı da, bir tek kendi içinde anlam bulduğu kadardır. Kendisini, muhataplarının beynindeki izlerle tanımlayabilen insan, aslında sıradan bir kimlik bunalımı içerisinde değil, müthiş bir kayboluşun herhangi bir sürecindedir... 
Geçmişini doğunun her yönüyle eksik köyünden almış bir kadın, sonradan tanıştığı ve bilinmezliklerden örülmüş şehrin bir bireyi olarak göremez artık kendisini... Hayat ailesinden ve çok derin bir saygı beslediği duvarlarından ibarettir hep. O kente hiç yaklaşmaz, bir gün yaklaşsa da, otobüs beklerken sıraya girmediğini görür ve bilinçsizce azarlarız onu. Kadın kente yaklaşmaz, yaklaşsa da bir daha yaklaşmaz... 
Bir yakınımın hasta olduğunu duyunca, Esenyurt'ta bir eve, yani hep saygı beslenen duvarların birine gitmiştim. Yaşlı bir kadın ve çok hasta... “Bu hastalığı kaldıramıyorum, ölmek üzereyim”, diyordu. 
Daha da kötüleştiği bir an, "Kızım ben ölürsem evi bu halde görmesinler, tabakları yıka, halıları iyice süpür, ben de şu masayı temizleyeceğim" demişti kızına... 
Bu cümleyi herkes bilsin istiyorum. "Ölürsem evi böyle görmesinler"... 
Söz ettiğim, başkalarının imgelerinde yaşıyor olmak budur işte... İşte bu kaygının en inanılmaz hali yaşanır Esenyurt'ta hep. Çoğumuza göre, ölüm bir kaygıdır... Bir tek Esenyurt'ta evin ölümden sonraki hali, ölümden daha büyük bir kaygıdır. 
Bu noktaya nasıl gelir insan? Sona ermek üzere olan hayatını hiçe sayar da, nasıl evinin halini düşünür... Yanıtı çok basit. 
O duvarlar kutsaldır Esenyurt'taki anneye göre. Çünkü tutunacağı bir aileden ve o kutsal duvarlardan başka bir şeyi olmamıştır hiçbir zaman... Ya da, bu kent; yabancılarını linç etmeye, onları içine almamaya direnen bu kent, kendi etrafına taşradan gelenleri almamak üzere yüksek bir sur örmüştür... Bu sura her dokunduğunda, türlü kırıklarla kutsal duvarlarına geri dönen o kadın, ölürken, onu hiçbir şekilde reddetmeyen, küçük düşürmeyen yuvasından başka ne düşünmelidir ki?
Bu ülkede lokal zihniyetin ve mikromilliyetçi tavırların anlamsızca körüklenerek yaşatılması, insanları hayatın dışına sürükleyip yalnızlaşmasına sebep olurken, özgünlüğün ve renkliliğin yeşerdiğini savunuyor... Oysa renklenen tek şey yalnızlıklar... Milyonlarca insan, milyonlarca farklı formatta yalnızlık... Renklilik de bu işte...
YORUM EKLE