Erdoğan'ın bana ve Hürriyet'e bakışı değişti

Hürriyet Gazetesi’nin eski Genel Yayın Yönetmeni Enis Berberoğlu, uzun bir aradan sonra ilk kez konuştu.

Erdoğan'ın bana ve Hürriyet'e bakışı değişti

Gayet mütevazı bir adam Enis Berberoğlu. 59 yaşındaymış ama ben hala inanabilmiş değildim. Herhalde sizler de yakından görseniz 40 anca dersiniz. Çalışkan, gayretli ve gözleri umutla dolu… Verdiği sözde de duruyor. 4 ay önce bu röportajın sözünü vermişti ama yoğunluktan bir türlü fırsatını bulup bir araya gelememiştik.  Çetin Emeç için düzenlenen bir etkinlikte karşılaştık ve nihayet röportaj için randevulaştık. Yani aslında Soner Yalçın ve Cüneyt Ülsever’in yazıları söz konusu bile değildi. Sanırım benim şansım. Her iki isim de Enis Bey’ile ilgili sert yazılar kaleme alıp, iddialarda bulunmuştu bu iddiaları Enis Bey’e sormak da bana kısmet oldu. Çünkü Enis Berberoğlu’nu yerden yere vuran hatta onun deyimiyle 'itibarını sıfırlamak isteyen' bu yazılar röportaj günümüze denk geldi. İstanbul Kongre Merkezi’nde yaptık bu keyifli röportajı. CHP’nin etkinliği vardı, önce Kemal Kılıçdaroğlu için hazırlanan belgeseli izledik. Ardından  salon dağıldı, biz de röportaja başladık. Enis Bey bence CHP’de olmaktan büyük keyif alıyor, son derece mutlu. O günkü koşuşturmasına dikkat ettim de, salon düzeninden, afişler ve sloganlara kadar her detaya dikkat ediyor. Hem de tam bir gazeteci dikkatiyle. Onu öyle görünce ne yalan söyleyeyim CHP adına sevindim. İyi bir gazeteci ile çalışmak demek, iyi de bir göze kulağa sahip olmak demektir. Her neyse biz çok siyaset konuşmadık, daha çok medya üzerinde durduk. Kendi döneminde neler yaşadığını anlattı. Soner Yalçın ve Cüneyt Ülsever’in de kendisine büyük haksızlık yaptığını düşünüyor.  Cüneyt Bey’in yazdıklarını ciddiye almıyor çünkü hepsi yalan diyor. Enis Bey, artık gazeteci değil, emekliyim diyor, aktif siyasetin içerisinde olan birinin kendisine gazeteci demesini etik bulmuyor. Bu röportajda medya da var. Erdoğan da var, Hürriyet de var. Herkes var diyorum ve sözü daha çok uzatmadan Enis Bey’e bırakıyorum… Sizlere güneşli güzel günler diliyorum…

Sözcü’ye veda ettiniz Enis Bey, kısa sürdü yazarlık serüveni neden?

35 yıllık gazeteciyim, erken bitti sözünü kabul etmiyorum. Hürriyet’ten ayrıldığımda artık gazetecilik yapmayacağımı söylemiştim. Sözcü Gazetesi’nde yazı yazmaya başladığımda CHP Genel Başkan Yardımcısıydım. Hiç saklamadım bunu.  Gazeteye başladığım gün daha ilk yazımda taraflı olacağımı, bir CHP’li gibi davranacağımı söyledim. Malum önümüzdeki haftadan itibaren seçim için koşturacağız ve ben partim adına konuşacağım. Gazeteciliğin asgari tarafsızlık sınırını da aşmış durumdayım. O nedenle gazeteye devam etmek çok da etik olmazdı.

Milletvekili olup da aktif siyasetle uğraşıp da hala köşe yazarlığını sürdürenler var? Mesela Yalçın Akdoğan, Mehmet Metiner ve daha birçok ismi sayabilirim size.
Onlar gazeteci mi peki? Her gazetede yazan gazeteci değildir…

Siz gazeteci misiniz?
Ben tabii ki öyleydim.

“ÖLÜ GAZETECİ OLMAZ”
“Öyleydim” dediniz, gazetecilik bitip giden bir şey mi. Sanki şimdi gazeteci değilmişsiniz gibi konuştunuz?
Ölü gazeteci olmaz. Emekli askerleri düşünün onlar asker midir? Gazeteci de öyle işte. Emekli gazeteci de olmaz. Ya gazetecisin ya da değilsindir. Ben şu an emekliyim. Siyaset yapıyorum sonuçta. Gazeteciliği çok seviyorum ve çok da severek yaptım. Siyasete girmiş bir adamın gazetecilik yaptığını iddia etmesi kadar kötü bir şey olamaz. Bu bir kez mesleğe ihanet, etik değil. Ben bu mesleğe saygımdan dolayı söylüyorum, insanlar bunu hakaret sayıyor.  Her televizyona çıkan, her gazetede yazan haberci, gazeteci değildir. Ben nokta koymak zorundaydım.

“HÜRRİYET’TEN DE SÖZCÜ’DEN DE KENDİM VAZGEÇTİM”
Hazır siyaset demişken geçtiğimiz günlerde Soner Yalçın sizinle ilgili çok sert bir yazı kaleme aldı. Atilla Sertel önseçime girerken, gazetecileri kovan Enis Berberoğlu niye kontenjandan milletvekili yapılıyor diye sordu? Sahiden bu bir çifte standart değil mi?
Kadersizlik şu ki hem Soner’in hem de Cüneyt Ülsever’in hadsiz ve yersiz saldırıları ile karşı karşıyayım.  Soner, hayatında nereden istifa etti bilmiyorum. Soner hayatında nelerden vazgeçti onu da bilmiyorum. Ben daha altı ay evvel Hürriyet’ten vazgeçtim. Şimdi de işte Sözcü’den vazgeçtim. Sonuçta ne Hürriyet’ten beni Aydın Doğan gönderdi ne de Sözcü’den Burak Akbay. Ben kendim vazgeçtim. Eğer ben bulunduğum bu partiyi ya da konumu hakketmediğimi düşünsem, hatta bulunduğum bu yeri çabalayarak doldurduğuma inanmasam bir an bile durmam. Ben siyasete milletvekili olacağım diye girmedim ki. Aşırı derecede terbiyesiz bir hitabet. Gereken cevabı da son yazımda verdim.

“HAKETMESEM BİR AN BİLE DURMAM”
İşte o yazıda “Soner Yalçın’ın niyeti beni sıfırlamaktı” dediniz neden böyle bir şey yapsın ki?
Tayyip Erdoğan’dan ilham alarak konuşmuş. İtibarımı sıfırlamak istiyor. Mesleki kıskançlık yapıyor sanırım.

“SONER YALÇIN BİR YILMAZ ÖZDİL DEĞİLDİ”
Hepimizin de bildiği gibi zor zamanlar geçirdi Soner Yalçın, peki siz ona o süreçte hiç vicdansızlık yaptığınızı düşünüyor musunuz? Çünkü cezaevindeyken Hürriyet’ten de kovuldu.
Bak işte bu güzel soru. 2010’da Hürriyet’e Genel Yayın Yönetmeni olduğumda Soner Yalçın, bizim gazetede haftada bir gün tarih yazıları yazan bir çalışandı. Çok açık konuşuyorum, bir Yılmaz Özdil, bir Mehmet Yılmaz, bir Ertuğrul Özkök değildi. Bakın buna rağmen ben eski eşi olan avukat hanımefendiyi davet ettim, lütfettiler geldiler, konuştuk. Sonrasında temasta kaldık. Soner Yalçın içeride iken, Hürriyet’ten aldığı maaşın 10 ay daha ödenmesine ön ayak oldum. Hatta elime geçtikçe psikolojik destek olur umuduyla içeriden yazabildiklerini basmaya devam ettim. Yani sizin anlayacağınız Soner Yalçın hapse düşünce onu terk etmedim. Aksine elimden gelen dayanışmayı gösterdim. Kendimi asla mahkeme yerine koymadım. Sadece iddiaya bakarak yargısız infaza gitmedim. Daha ne yapacaktım. Elime silah alıp ihtilal mı başlatacaktım? Sonuç olarak hepimizin yaşadığı zor bir dönemdi. Ben de profesyonel olarak şirket yöneten bir adamdım.

“SONER’E HEP DESTEK OLDUM”
Sonra ne oldu?
Bu olay Odatv iddianamesinden çıktı bambaşka bir yere gitti. Şu anda bulunduğum partinin o dönemki genel başkanına kadar gitti. Yani Deniz Baykal’a yönelik şantaj iddiaları gündeme geldi. Ben bunu tam anlamadım. Tam soruşturacaktım ki gazetenin iradesi artık devreye girdi ve bir nokta koymaya karar verildi. Üzgünüm elimden gelen o kadardı. Zor günlerinde “Şunu eksik yaptın” diyemeyen Soner Yalçın bugün benden şikâyetçi. Herhalde benim bilmediğim, ama onun bir bildiği var.

Keşke genel yayın yönetmeni olarak ziyaretine de gitseydiniz, yalnız bırakmasaydınız. O süreçte yanında olmadığınız için size karşı kinli ve kırgın olma ihtimali de yüksek gibi…
Olabilir. Özür dilerim… Ben Soner Yalçın’ın daha evvel yaptıklarıyla daha sonra yaptıklarını alıp birleştirip, bir yere koyup bugününü yargılamıyorum. Onun yaptığı bu. Ne alakası var, Hürriyet’te benim ona davranma biçimimle bugün CHP’de önseçimin veya kontenjan adayı olmamın. 

“SONER’İ DOĞAN GRUBU’NA SOKAN BENİM”
Yazısından anladığım kadarıyla Soner Bey, hak ettiğinizi düşünmüyor CHP’deki bu önemli pozisyonu?
Buna karar verecek olan ne Soner Yalçın ne ben. Genel Başkan’dır. Şu anda benim yaptığım adaylık başvurusundan başka bir şey değil. Geri kalanı kurultay beni parti meclisine seçti. Genel Başkanımız da beni Merkez Yönetim Kurulu’na aldı. Bunun dışında benim yaptığım suç teşkil edecek bir durum yok. Ortada bir yanlış varsa yazsın Soner Efendi. Ayrıca çok zorladın beni Soner’e iyilik kötülük konusuna gelecek olursa mesele, Doğan Grubu’na onu ilk sokan benim. “Bay Pipo” kitabının yayınlanması için Doğan Grubu’na ben getirdim.  Ondan sonra “Teşkilat’ın İki Silahşörü”  diye baştan sona tamamen asparagas olan kitabı yazıp beni hayal kırıklığına uğratan da o. Geçmişi karıştırırsak söylenecek çok laf olur.

Mesela?
Hürriyet’i, CHP’yi niye karıştırıyor. Gelir benim karşıma “Niye benim ziyaretime gelmedin. Sen benim arkadaşım değil misin” der, beni utandırabilirdi mesela. İçeriden çıkalı olmuş iki sene önüme bunu mu koyacak?

“O ADAM TERBİYESİZ”
Sadece Soner Yalçın değil. Cüneyt Ülsever’in de size çok sert eleştirileri vardı…”28 Şubat'ta askerin, Hürriyet'te RTE'nin yalakasıydın” diyor. Yenilir yutulur eleştiriler değil.Cüneyt Ülsever bir kez terbiyesiz bir adam.

Vicdanınıza soruyorum. Cüneyt Bey’i Sayın Erdoğan’ın talimatıyla mı işten attınız?
Vicdanıma sormana gerek yok. Erdoğan’ın en rahatsız olduğu kişinin Cüneyt Ülsever olduğunu düşünüyorsan sen bu soruyu bence bir gözden geçir. Ya da çöpe at.

“ONDAN DAHA MUHALİFLER VARKEN NEDEN ONU KOVDUM?”
Muhalif yazılar yazan bir adamdı sonuçta. Ve bu yüzden de kovulduğunu iddia eden ben değil kendisi…
Bir dakika! Hürriyet’te muhalif yazılar yazan bir tek Cüneyt Ülsever miydi? Ondan çok daha sert yazılar yazan yazarlarımız yok muydu Hürriyet’te? Vardı. Peki, onları neden atmadım? Bakın iddia sahibi iddiasını ispat etmekle yükümlüdür. Sürekli bu arkadaş birilerine çakıyor, birilerine sataşıyor, birilerini kavgaya, ringe davet ediyor. Bir de sonunda dayak yiyor ama yılmıyor. Ama herhalde yaşam tarzı, kendini ifade etme, kendisini şöhret olarak sergileme tarzı bu. Bakın şu anda Cüneyt Ülsever’e bu yazıları Odatv’de yazdıran Soner Yalçın’ın çalıştığı Sözcü Gazetesi’ndeki Emin Çölaşan, Hürriyet Gazetesi’nde 2003 yılında Cüneyt ile ilgili seri yazdı. Ne geçmişi kaldı, ne bankacılığı kaldı, ne üye olduğu dernekler kaldı. Mahkemeye vereceğim dedi. Bu son yazısında da bana olmadık hakaretler etmiş sonunda da beni mahkemeye vereceğini söylemiş. Yani bir Emin Çölaşan’ı bir beni mahkemeye veriyor. Çok hoş!

Cüneyt Bey’in sizinle sorunu ne?
Bakın Cüneyt ve onun gibiler türediler. Bunu hakaret olarak algılamayın türemekten geliyor. Bunun gibileri herhangi bir gazetede isimleri çıkınca kendilerini gazeteci zannederler. Cüneyt, bana diyor ki “Benim Hürriyet öncesi hayatımı karıştırıyor” yahu neden karıştırmayayım? Sen gazeteci misin, değil misin? Benim tartıştığım şey bu. Daha evvel bulunduğun pozisyonu nasıl kullandın? Diyor ki hakkımda dört dava açıldı, biri Yargıtay aşamasında. Yine diyor ki “Benim Emlak Bank’tan ayrılmam bir aşk hikâyesidir ” Diyor ki Kanal 7’de 28 Şubat’ta gururla program yaptım diyor. Ne yaparsa yapsın ben onu suçlamıyorum ki o beni Tayyipçi olmakla suçluyor…

28 Şubat’çı olmakla da suçluyor sizi?
Ben şeffaf bir adamım yazdığım her şey orada duruyor.  Arşivleri açıp bakın, 10 sene bir televizyonda canlı yayın yaptım. Benim 28 Şubat’la ilgili yazdığım bir yazı nedeniyle Hürriyet’te başım belaya girdi, bunu söylemekten utanıyorum ben. 28 Şubat’ın en ağır dönemlerinde benim için 28 Şubat bitmiştir diye bir yazı kaleme aldım ben. Bir dergiye kapak oldum o dönem.  Cüneyt, okuma-yazma bilmediği ve kendi yazılarını bile zor okuduğu için bilmez bunları…

“CÜNEYT GAZETECİ DEĞİL, BİLEMEZ”
Ama yazılarının çok okunmadığını kabul etmiyor. Siz okunmadığı için Hürriyet’ten gönderildiğini söylemiştiniz…
Herkes bilir ki Hürriyet’in elinde kimin ne kadar okunduğuna dair veri vardır. Bakın şunu çok açık söyleyeyim ben Hürriyet’in çok okunan bir yazarı değildim. Sözcü’de de muhtemelen öyleydi. Herkesin çok okunması mümkün değil. Ama bir yere geldiğin zaman, bir şirketi ticari olarak yönetmeye başladığında bazı kararları rekabet kuralları içerisinde vermek zorundasın. Cüneyt’in başına gelen de bu. Ama anlamaz çünkü gazeteci değil.
İlk günden bugüne kadar “Sessiz kalma konuş” diye çağrıda bulundu ve siz hep sessiz kalmayı tercih ettiniz…
(Gülüyor) Konuşunca da beni dava ediyor ama…

“DOĞAN HIZLAN EDEBİYATIN CUMHURBAŞKANIDIR”
Hep Cüneyt Bey’den gidiyoruz ama yazısı çok çarpıcıydı ve orada dikkati mi çeken bir konu da şuydu. Yazılarımı sansürlemek için Doğan Hızlan’ı sansürcü başı olarak atmıştı, yazılarımı kontrol ettiriyordu diyor. Bu çok korkunç bir iddia?
Ne büyük bir ayıp! Doğan Hızlan’a bu söylenir mi hiç ya? Doğan Hızlan, edebiyatın cumhurbaşkanıdır benim için. Ben hadi böyle bir hadsizlik yapacak olsam bile Doğan Hızlan böyle bir role soyunur mu hiç? Bakın dünyada olduğu gibi bizim Hürriyet’te de Ertuğrul Özkök döneminde benim dönemimde bütün yenilikler uygulandı. Yorum editörü denen bir şeye ihtiyaç duyduk ama hakaret dışında Doğan Bey, hiçbir yazıya hele Cüneyt’in yazılarına asla müdahale etmemiştir. İspatlasın büyük ihtimalle Hürriyet’teki herkes basın kartlarını yere koyar üzerinde tepinir.

“İSPATLASIN HERKES BASIN KARTINI YERE BIRAKIR”
Hürriyet’e gönderdiği yazıların kaybolmasına da bir açıklamanız vardır o halde değil mi?
Adam mail atmayı bilmiyor. Yazım kayboldu diyor. Bundan daha komik ne olabilir ki? 2009 yılından bahsediyor, ben değil o dönem Ertuğrul Özkök gazetenin başındaydı. Sanırım çalıştığı gazetenin genel müdürü ne zaman değişti ondan bile habersiz. Biz Özkök ile tam 1 Ocak 2010’da devir teslim yaptık. 2009’u bana sormayacak. Yazılarının kaybolmasından kastı yazısının herhalde arka sayfaya geçmesi…

“HÜRRİYET GİBİ GAZETEYİ YÖNETİP DE HATA YAPMAMAK MÜMKÜN DEĞİL”
Şöyle de bir durum var ama Enis Bey, Sadece Soner Yalçın, Cüneyt Ülsever değil, Hürriyet’te yol arkadaşlığı yapıp sonra Sözcü Gazetesi’nde yollarınızın kesiştiği Yılmaz Özdil de sizi bir yazısında eleştirmişti. Hürriyet’te bir yazım nedeniyle linç edildim ve bana sahip çıkılmadı demişti… Sizin de günahlarınız hatalarınız yok mu?
Olmaz mı, elbette var. Hatasız olabilir mi bir insan? Ben Hürriyet gibi bir gazete yönettim, hatta yapmamam mümkün mü hiç? Mesele şuydu: Soma konusunda yazdığı bir yazıda geçen kelime yanlış anlaşıldı, benim de içinde bulunduğum bir grupta bunun bize karşı çok kötü kullanılabileceğini düşündük. Biz Yılmaz Bey’i ikna ettik. Bahsettiği o lafın hangi çerçevede söylendiğine açıklık getirdi. Ve o tartışmayı külliyen bitirdi. AKP bir daha Hürriyet’e o açıdan saldıramadı. Ama Yılmaz Özdil’in o açıklamayı yaparken incindiğini düşündüm ben.

“YILMAZ ÖZDİL HÜRRİYET İÇİN BÜYÜK KAYIP”
Yılmaz Özdil, Hürriyet için kayıp mıdır?
Hem de çok büyük bir kayıp. Baksana her önüme geleni cellat gibi gazeteden atmışım. Yılmaz Özdil ise beni dönemimde orada kaldı. Ben gittikten bir hafta sonra da gitti.

“HÜRRİYET ÜZERİNDE BİR BASINÇ VARDI VE BEN HEP DİRENDİM”
Sahi Recep Tayyip Erdoğan’ın sizden hiç “Bu yazarı at, bu yazarı al” şeklinde istekleri oldu mu?
Hiç olmadı. Olsa bile emin ol bu Cüneyt gibi arkadaşlar için olmazdı. Ciddiye alınmıyor ki bu tarz yazarlar… Bir basınç vardı ama ben o basınca karşı hep direndim. Marifet zaten o basınç altında bir performans göstermek. Bizzat Erdoğan’ın arayıp da bana telkinler verdiği hiç olmadı. Dolaylı yoldan baskılar vardı sadece…

“ERDOĞAN SAYESİNDE GENEL MÜDÜR OLMADIM”
Cüneyt Bey’in de dediği gibi, genel yayın yönetmeni olmanızda Erdoğan ve ona olan yakınlığınızın etkisi var mıydı?
Bu soru yanlış bir soru. Cüneyt’in söylediği gibi her gün Erdoğan’a yağlar çekseydim, hatta o siyasi lidere yakınlığım neticesinde genel müdür olduysam  Hürriyet’e, bu sorunun muhatabı Aydın Doğan’dır, Enis Berberoğlu değil. Çünkü biz de tek seçici vardır, atamayı Aydın Doğan yapar. Tabi gazeteci olmayan bilemez. Bakın ben gazeteden ayrıldım 10 gün atama yapılmadı, 15.gün Sedat Ergin getirildi. Sedat Ergin, Erdoğan’a çok mu yakın? Hayır değil. Çok mu uzak? Hayır, uzak da değil. Adam gazeteci. Aydın Doğan gibi medya patronları eğer medya işi yapmak istiyorsa kendisi bir kere Tayyip Erdoğan’a memur olamaz. Kendi altında da başka bir memur koyamaz. Mantıken yanlış. Bu ancak Cüneyt’in geldiği havuz medyasında olur. O medyada patron Tayyip Erdoğan olduğu için zaten genel yayın yönetmenine zahiri gözüken patron karar veremiyor. Cüneyt’in geldiği, yetiştiği ortam bu. Kanal 7’nin müdürünü tabii ki Necmettin Erbakan atardı. Bugün Havuz medyası tabir ettiğimiz yerlerde genel müdüre Tayyip Erdoğan karar verir. Normal çünkü tek mal sahibi. Biz de öyle değil ama. Bak bakalım Milliyet’i, Kanal D’yi, CNN’i Erdoğan’a yakın isimler mi yönetiyordu.

Sayın Erdoğan, Enis Berberoğlu Hürriyet’in en tepesindeyken gazeteye baskı yaptı mı yapmadı mı?
Bunlar benimle mezara gidecek şeyler. Bir baskı vardı doğrudan değil. Buna daha önceki sorularında da defalarca yanıt verdim. Baskı yok diyen yok ki? Herkes bir baskıdan söz ediyor. Senin sorman gereken soru şu: Bir baskı karşısında sen ne yaptın?

“ADAM GİBİ GAZETECİLİK YAPTIM”
Soruyorum o zaman ne yaptınız?
Adam gibi gazetecilik yaptım. Bu kadar basit. Ben muharip gazi gibi “Acayip baskı gördüm, aman şu oldu bu oldu” diyemem. Ucuz kahramanlıklara girmenin âlemi yok. Halka da benimle birlikte çalışan arkadaşlarıma da yazık, gazetecilik mesleğine de. Bu meslek biraz bankacılığa benzer. İtibar müessesidir. Bu itibarı Cüneyt gibi kişiler bilemezler. Hiçbir zaman gazetecilikten yaşamlarını kazanmadıkları, ömürlerini bu işe vakfetmedikleri, bu işten emekli olmayı hiç düşünmedikleri için bu canım mesleğe kıyarlar. Kendi şahsi çıkarları için. Ben onlar gibi olmadım, olmam da. Ben ne yaşadıysam yaşadım. Benim beş yıl boyunca çıkardığım gazete orada duruyor, açıp arşive baksınlar, o zaman görürler Tayyip Erdoğan bana baskı yapmış mı yapmamış mı?

“ASKER HABER KAYNAĞIYDI O DÖNEM”
Peki, şu “28 Şubatçı” yaftası neden üzerinize yapıştı?
Bakın Hürriyet popüler bir gazete. Tayyip Erdoğan’ı da büyütmesi normaldir, çünkü popüler bir adam. Popüler bir adamı popüler bir gazete taşır. Tıpkı Gezi’yi benim manşetlere taşıdığım gibi. Sonuçta o dönemde de askerler bu ülkenin tek karar vericisiydi. Adamlar haber kaynağıydı, gidip almayacak mısın? Yapmayacak mısın? Aydın Doğan, Meclis Komisyonu’nda ne demişti, hatırlayın “Ben bu adamlara diyordum ki gidin o haberleri getirin, getirmezseniz başarısızsınız.” Ölçü bu.

“HAYATTA HİÇ SUCU BUCU OLMADIM”
28 Şubatçı değil haberciydim mi diyorsunuz?
Hayır, ben bir şeyci hiç olmadım. Ben hiçbir şeyci değilim sadece işini yapan bir adamım.

“ERTUĞRUL ÖZKÖK BANA HEP ÖRNEK VE DESTEK OLDU”
Amiral Gemisi’ni yıllarca yöneten Ertuğrul Özkök’ün çok samimi itirafları olmuştu. Attığı manşetlerden, yaptığı gazeteciliğe kadar birçok pişmanlığını anlatmıştı. Sizin de var mı hiç pişmanlık duyduğunuz manşetler?
Ben daha soğukkanlıyım Ertuğrul Bey’den. Benim tepkilerim daha hesaplıdır. Önümde Ertuğrul Özkök gibi bir örnek var. 20 sene benim genel yayın müdürüm olarak çalıştı. Beş sene de hiç sorun çıkarmadan benim yazarım olarak çalıştı. Ertuğrul Ağabey diyeyim.  O çok büyük destek ve örnek oldu bana. Hatalarıyla sevaplarıyla. Ve tavsiyeleriyle.

“KORKUSUZ BİR ADAMIM”
Özkök’ten sonra zor oldu mu Hürriyet gibi bir gazeteyi taşımak?
Ben korkusuz bir adamım. Hiçbir şeyden korkmuyorum. Bu ülkenin başbakanına giderken de korkmam. Ertuğrul Bey gibi efsanenin ardından Hürriyet’in başına geçerken de korkmadım. Bir türlü altından kalkarım diye düşündüm.

“O UÇAĞA HANGİ GENEL YAYIN MÜDÜRÜ BİNMEZDİ?”
Erdoğan ile ne kadar yakındınız?
Benim Tayyip Erdoğan’a yakınlığımla ilgili gösterilen en komik örnek şu: Uçağına alıyormuş beni. Arkadaş, tamam o beni uçağına alıyordu da bugün hangi Hürriyet Gazetesi’nin genel müdürü o uçağa binmez. Ya da büyük gazeteleri söyleyeyim. Bu adam Başbakan olarak ülkenin en büyük haber kaynağı. Hangi gazeteci binmemiş o uçağa? Bir tek bakanı, vekili, bürokratı konuşmuyor. Bütün haberler uçakta dönüyor. Bir ülkenin başbakanı çağırdı ve onun uçağına gidip bir gazeteci bindi diye suçlanan başka bir ülke olur mu bilmiyorum. Gezi’den sonra da zaten yasaklandık, binmedik. Karadan gazetecilik yapmaya çalıştık…

“GEZİ’DEN SONRA ERDOĞAN’IN HÜRRİYET’E VE BANA BAKIŞI DEĞİŞTİ”
Gezi mi Erdoğan ile aranızı bozdu?
Evet, Gezi bozdu. Hem de çok ciddi olarak. Onun Hürriyet’e bakışı değişti. Gezi’yi kendisine karşı darbe olarak gördüğü için bize karşı tepkisi de büyüdü. Gerçi o kendisini eleştiren herkesi darbeci olarak görüyor. Merkez Bankasını bile öyle görmedi mi?

“GEZİ’Yİ VERMEMEK HÜRRİYET’İN İFLASI OLURDU”
Gezi sürecinde medya ciddi bir şekilde bocaladı. Peki, Hürriyet o dönem gerçek manada habercilik yapabildi mi?
İlk günden itibaren verdik. Haberi hiç gizlemedik. AK Parti Gezi’de çok popüler olan bir yapıya, çıkışa takoz oldu, anlamadı ve düşman oldu. Düşmanlık yarattı ve sonra dönüldü bana denildi ki ”Bu Gezi’yi sen niye büyütüyorsun”… Ama Gezi benim için başlı başına popülerdi, tek başına stardı. Onu vermemek benim için söz konusu olamazdı. Onu vermemek Hürriyet’in iflası olurdu. Onu vermemek mümkün değildi. Nasıl Hürriyet bir dönem Tayyip Erdoğan’ı büyüttüyse, Gezi’yi de büyüttü çünkü orada büyük bir haber vardı ve görmezden gelemezdi. Gezi bir dalga bir trend’di. Hürriyet ya trend yaratır ya trendin üzerinde sörf yapar.

“ÖZDEMİR İNCE VE RAHMİ TURAN YANLIŞ KARARDI”
Atlamadan sormak istiyorum aklıma gelmişken, Özdemir İnce’yi niye kovdunuz?
O yanlış oldu. Üzgünüm… İdare edemedim. Bazı şeyleri idare edemiyorsun. Rahmi Turan da yine keza öyle… İdare edemedim ne diyeyim.

“VADEM DOLUNCA HÜRRİYET’TEN AYRILDIM”
İdare edemedim ne demek?
Süreçleri idare edemedim. Onları gazetede tutabilirdim. Meslek büyüklerimdi. Daha az yazı ile farklı yollar ile idare edebilirdim aslında. Rahmi Turan da sitem ediyor, haklı da. Her birine kendi el yazımla bir mektup gönderdim. Çok üzüldüğümü ifade eden mektupla yollarımızı ayırdım onlarla. Bak beş yıl az bir zaman değil. Her koşulun, her ilişkinin aynen korunabileceği bir süre de değil. Hürriyet çok büyük bir gazete. Hürriyet’i Hürriyet yapan sürekli değişebilmesi, sürekli kendini yenileyebilmesidir. Biraz da buradan bakın. Ben de vadem dolduğu zaman o gazeteye yapabileceğim en büyük iyiliği yaptım ve çektim gittim.

“HÜRRİYET’TE ARTIK KALAMAZDIM”
Niye gittiniz?
Vadem bitti. Benim yapabileceklerim o kadardı Hürriyet’te. Ondan sonrası zordu. Zor değil imkânsızdı, zoru zaten başardım. İmkânsızdı diyeyim. Bu işi yaparken sabah işe gittiğinde şunu düşüneceksin, “Bugün kendim için, ülkem için, gazetem için ne yapacağım” Çok klişe gelebilir. Bir gün gelir üçü de biter. O zaman orada kalmanın anlamı yoktur.

Başka?
Ayrıca yorulmuştum ve bugünleri daha o günden öngörmüştüm.

“KİMSE GÖNDERMEDİ BEN GİTTİM”
Asıl arıza sanırım Gezi’de çıktı. İpler tamamıyla o zaman koptu?
Gezi var. 17-25 Aralık var. Burası patron müessesi. Yapabileceğim her şeyi yaptığımı düşünüyorum. Her şeyi mükemmel yaptım, başardım demiyorum ama yapabileceğimin en iyisini yaptım tüm koşullara rağmen. Çalışma arkadaşlarımın yüzlerini aşağı indirecek bir durum yaşatmadım. Ben Hürriyet’in başına geldiğimde gazetenin başında çok ciddi bir vergi terörü vardı. Bildiğin terördü. En kötüsünü hesaplıyorduk hep. O süreç bittikten sonra Hürriyet’in çok ihtiyacı olan bir teknolojik, dijital dönüşümde bulunduk ve bunda çok başarılı olduğumu düşündüm.  Ondan sonra da Gezi süreci ve 17-25 Aralık süreçlerinde gazetenin okuruyla olan kırgınlığını belli ölçüde aşıp itibarını yeniden kazandığını düşünüyorum. Sonrasında da orada bırakmam gerektiğini düşündüm. Sonuçta kimse göndermedi beni ben kendim istifa ettim…

“EVET, AYDIN DOĞAN GAZETEYİ BEĞENMEDİĞİNİ SÖYLEDİ”
Siz başarılı bir genel yayın yönetmenliği yaptığınızı söylediniz. Ama Aydın Bey’in yazı işleri toplantınıza girip “kötü gazete yapıyorsun Enis” sizin de haliyle büyük bir hayal kırıklığı içerisinde “Mevcutlar içindeki en iyi gazeteyi yapıyoruz” dediğiniz doğru mu?
Doğru söyledi ama gazetenin yazı işleri toplantısında değil. Çok daha kalabalık bir toplantıda söyledi. Gazetenin genel gidişatı ile mutabık olmadığını söyledi. Buna benzer bir konuşmayı da Hürriyet’in kuruluş yıldönümünde yaptı. Tabii bu eleştirileri ciddiye almak zorundasın, sonuçta burası patron müessesi. Adamın tapulu arazisine gece kondu dikemezsin.

“AYDIN BEY’E KIRGIN DEĞİLİM”
Kırgın mısınız Aydın Doğan’a?
Hayır değilim. Belki o bana kırgın olabilir. Bırakıp giden sonuçta benim. Benim onu bırakıp gitmemden dolayı, yalnız bırakmamdan dolayı, yerime adam aranmasından dolayı kırılmış olabilir.

“SEDAT ERGİN ÇOK İYİ GAZETECİ”
Hürriyet hala amiral gemisi mi ve sizden sonra gelen ismi nasıl buluyorsunuz?
Buna yorum yapmam. Haksızlık olur. Ama Sedat Ergin çok iyi bir gazeteci onu söyleyebilirim. Bak gazete iyi ya da kötü diye Ertuğrul Özkök, bir gün olsun kapının dışına çıkıp da Hürriyet hakkında konuşmadı. Bizim kültürümüzde bu yok. Rahmetli Çetin Emeç de bırakıp gittiği gazetelerin ardından konuşmazdı.

“MEDYANIN DURUMU HAZİN”
Medyanın gidişatını nasıl buluyorsunuz?
Hazin.

“TAVIR GAZETECİLİĞİ HÂKİM”
Ne görüyorsunuz?
Tavır gazeteciliğine sürüklenen bir medya var. Bunu tehlikeli buluyorum. İnsanların haber alma özgürlüğü göz ardı ediliyor. Özgür medyanın da haberden çok tavra yöneldiğini görüyorum. İsmi haberle anılan gazetelerin, televizyonların haberden kaçtığını görüyorum.

Bunun nedeni siyasi erk mi?
Evet, iktidar bir günah keçisi olarak duruyor. Ama bunu tamamen iktidara yıkmak da yanlış olur. Biraz da tembellik ve iş bilmezlik, kolaycılığa kaçmak söz konusu. Aydın Doğan’ın aslında gazeteye yönelik o gün yaptığı açıklamalar çok da yanlış değildi. Bugün televizyonda haber seyrettiğinde, gazete okuduğunda hayata dair okuduğun haberlerden tatmin olabiliyor musunuz? Mesela siyasi haberleri komple kaldır. Siyasetin olmadığı haberlerde ne kadar doyurucusun onu sorgulamak lazım.

Bu durum hep böyle mi sürecek peki?
Medyada yeniden rekabet dönemi başlamadan bir öngörüde bulunmak zor.

“HAVUZ MEDYASI VARKEN REKABET ZOR”
Medya için 28 Şubat ve 12 Eylül’den daha ağır bir dönemden geçiyor deniliyor. Doğru mu?
Doğru. Çünkü o zaman medya daha örgütlüydü. Ve o dönemler kısa sürdü. Öyle 12 yıl değil, bu nedenle tahribatı da az oldu. Her kriz döneminin ardından bir rekabet ortamıyla iyi yapan bastı geçti. Kötü yapan da onu örnek aldı, ya da sattı gitti. Burada kötü yapanın cezalandırılmadığı çok kötü bir örnek var. Havuz medyası. Dayamış ağzına hortumu, alıyor reklamları da hiçbir sorunu yok. Adam gazeteyi satmıyor, satar gibi gösteriyor. İlanı haraçla alıyor. Parasını cebine koyuyor. İktidarla da arası iyi. Böyle bir durumda rekabet söz konusu olabilir mi? Ben hep rekabetle bir yerlere geldim ama beni eleştiren hiçbir arkadaşım rekabetle bir yere gelmedi gazetecilikle. Şimdi beni siyasette rekabet eksikliği ile suçlayan arkadaşımızı hayretle izliyorum. Kendi kendi bulunduğu yere rekabetle mi geldi?

17 -25 Aralık sürecinde medya ile ilgili ses tapeleri ardı ardına patladı. Bir genel yayın yönetmeni olarak hiç çekindiniz mi? Acaba benim de bir ses kaydım yayınlanır mı diye içten içe endişelendiğiniz oldu mu?
Hayır, hiç olmadı. Ben genel yayın müdürlüğü dönemimde bir karar aldım. Hiçbir şekilde markamım önüne çıkmayacağım. Hiçbir şekilde kendi kanaatlerimden dolayı gazetemi tartıştırmayacağım. Dedim, öyle de yaptım. O yüzden hiç yazı yazmadım. 10 sene televizyon yayını yapan biri olarak hiç televizyonlara çıkmadım sadece Enver Aysever’in programına bir kez konuk oldum. O da senin kadar düz soru soran bir adamdır. O da senin bu soruna benzer bir soru sordu. Ben o yayında dedim ki “Varsa lütfen yayınlasınlar, ne varsa hem de” sana da aynı cevabı vermekten başka çarem yok ki…

“TAPEMİZ OLSA YAYINLARLARDI”
Ama Fatih Altaylı’nın ses tapeleri medyaya bomba gibi düştüğünde onunla ilk röportajı ben yapmıştım. O da baskı görmeyen yok. Kim bilir Hürriyet’e ne telefonlar edilmiştir demişti…
Yok, arkadaş, olsa yayınlarlardı zaten… İnsanların soru sorma hakkını da anlıyorum, güvenmemesini de anlıyorum ama arkadaş beş yıl orada duruyor. Şimdi aykırı bir anket çıkıyor ama karşısında da başka bir anket var. Bir aykırı manşet var. 180 derece kırılmış bir direksiyon var. Rota değişikliği var. Bunların hangisi olmuş Hürriyet’te. İki tane yazar arkadaşımızın sabahtan akşama kadar o da herhalde İstanbul’un bir ilçesinin bir mahallesini ilgilendiren kavgasından başka Hürriyet ile ilgili kimler ne söylüyor ki?

“HÜRRİYET’TE ALO FATİHLER OLMAZ, OLMADI”
Hürriyet’in de “Alo Fatih”leri oldu mu hiç?
Arkadaş Alo Fatih dediğin olayda Alo Fatih’i oraya koyan patron. Alo Fatih’in kendisi var sadece karşı taraf yok. Denklemi doğru kur.Ama her kanalın, gazetenin Alo Fatihleri varmış!
Olur mu öyle şey. Ne alakası var. Cumhuriyet’in Sözcü’nün Alo Fatih’i mi varmış?

“HÜRRİYET’TEN DAHA İYİ GAZETE Mİ VARDI?”
Onlar muhalif gazeteler ama…
Hürriyet’in neden olsun peki? Hürriyet’ten daha iyi gazete mi vardı benim zamanımda. Alo Fatihimiz olsaydı o gazete hiç bu kadar iyi gazetecilik yapabilir miydi, dahası o gazete nasıl çıkabilirdi?

“SÖZCÜ CESUR BİR GAZETE”
Sözcü Gazetesi’ni nasıl buluyorsunuz?
Ben Sözcü’yü beğeniyorum. Çok cesur… Sözcü iyi bir tavır gazetesi, böyle bir gazetecilik geleneği var Türkiye’de. Daha evvel de yapıldı işte bugün de yapılıyor. Daha fazla habere ağırlık vermesini eski bir haberci olarak isterim. Çünkü benim insanların fikirlerinden çok iyi işlenmiş bilgiye ihtiyacım var. Bir cinayetin neden işlendiğini, bir uçağın neden düşürüldüğünü iyi yazsınlar…

“KAYBEDEN ERDOĞAN OLACAK”
Genel seçimler için bir tahmininiz var mı?
Bu işin tek kaybedeni var o da Tayyip Erdoğan…
Neden?
Çünkü hiçbir hayali gerçek olmayacak.
Mesela?
Başkan olamayacak. AKP’ye hâkimiyeti yitirecek. Ayrıca AKP kendisini lüzumsuz bir kavga içerisinde bulacak.

“ÇÖZÜM SÜRECİ UMRUNDA DEĞİL DERT MHP OYLARI”
Erdoğan son günlerde sürekli Kürt sorunu yoktur diyor ama diğer yandan da Kürt sorunu yoksa çözüm süreci niye var diyenler var. Siz bu konuya nasıl bakıyorsunuz?
Der. Bu bir illüzyon. Ben bu çözüm sürecine son iki yıldır illüzyon diyorum. Burada tartışılan aslında çözüm süreci değil. MHP’nin oyları. Erdoğan, milliyetçi oyları kaybetmemenin derdinde. O oyları partisine çekme derdinde. Mesele çözüm süreci falan değil. Başkanlık hayallerinin suya düşmemesi için çırpınıyor.

“ŞEMDİNLİ’YE GİTME AMACIM….”
Hürriyet Gazetesi’nin genel yayın müdürüyken, bir sabah Şemdinli manzarasına karşı çiçekli bir masada rahat rahat kahve içerken bir poz verdiniz... O pozun amacı neydi? Bir de gazeteci haberin önüne böyle geçer mi?
Geçmez. Bak saygı duyarım bu lafa. Bazen vurucu bir iş yapmak zorunda kalırsın. Hürriyet’in öyle bir açmazı var Bazen topa geldiği gibi vuracaksın. Benim oraya gitme amacım ne olduğuna bakmaktı. Baktığımla, gördüğümle bize anlatılanlar çok farklıydı. Koca koca emekli generaller televizyonlara çıkıp açık açık diyordu ki “Hakkari bitmiştir, kimse orada dolaşamaz” Dolaşamaz dediği de Türkiye Cumhuriyeti’nin askeri, polisi. Selahattin Demirtaş,  o dönem “Şuradan ileriye geçilemez” diye sınır çiziyordu. Bu olayın öyle olmadığını bilip, görüp de bunu anlatmamak mesleğime, kendime, okurumuza ihanet olmaz mıydı? Ben oraya gittim, girdim. Hürriyet gibi “Türkiye Türkler’indir” sloganını ve Atatürk portresini taşıyan bir gazetenin genel yayın müdürü oraya gidiyor. Şemdinli nüfusu kaç ki benim oraya gidip geldiğimi kimse fark etmesin. Hatta geceyi de orada geçirdim. Öğretmenler evinde kaldım. Tek bir sorun yaşamadım. O fotoğrafı çekerken herhâlde en yakın asker polis kilometrelerce uzaktaydı. Hiçbir güvenlik önlemi aldırmadık.

Korkmadınız mı?
Niye korkayım?

Riskli bir bölge?
Kahraman geçinen arkadaşlarımız hiçbiri oraya gitmediği için cehaletten böyle konuşuyorlar. Onlar bilgisayar klavyesi silahşorü. Hayatlarında bir kere top mermisi duydular mı, kalaşnikof sesi duydular mı, gece karanlığında Güneydoğu’nun bir ilçesinden bir ilçesine geçtiler mi, hiçbir ceset gördüler mi hayatlarında?

Vermek istediğiniz mesajdan çok siz ilgi çektiniz orda ama.
Öyle. Evet, belki yapay çiçek biraz fazla oldu, belki kahve fazla oldu. (Gülüyor) Magazinleştirdiniz olayı.Hepiniz hatırlıyorsunuz ama. Bak hala aklınızda. Ondan sonra da hiç kimse Güneydoğu’ya şu gidemez bu gidemez diyemedi, bu kadar basit.

“ERDOĞAN İSTEDİ DİYE GİTMEDİM, KOŞULLAR UYGUNDU”
Bugün olsa yine aynı fotoğrafı çektirir miydiniz?
Bugün öyle bir şeye gerek yok ki. O fotoğrafın amacı bugün aynı koşullara dönmeyelim diyeydi. O gün benim anlatmak istediğim şuydu: Öyle büyük bir problem yok. En büyük tepkiyi sanılanın aksine Tayyip Erdoğan’cılar değil, öyle bir algı yaratmak isteyenler verdi. Yine yanıltıldık. Tayyip Erdoğan istedi Enis oraya gitti dediler, eyvallah bir dahakine de emretsin Güney Kore’ye gideyim. Bu çok komik. Yahu koşullar uygundu gittim bu kadar basit.

“HÜRRİYET ÖYLE BİR YAPIYI KALDIRAMAZDI”
O fotoğrafa iktidardan ve yahut Erdoğan’dan herhangi bir yorum geldi mi?
Tabii ki gelmedi. Aramızda öyle bir ilişki yoktu ki gelsin.  Sanılıyor ki akşam ben telefon açıyorum ve “Patron ben bunları yaptım” O da “Eline sağlık ama şunlar eksik” diyordu. Böyle bir şey mümkün olabilir mi? Böyle bir yapıyı Hürriyet kaldırır mı?

“FEHMİ KORU’NUN AMACI HEP BİZLERİ KOVDURUP BİZİM MAHALLEDEN KÖŞE KAPMAKTI”
Çok sert eleştiriler aldınız hatta Fehmi Koru, bu tür gazeteciliğin süreci daha da olumsuz bir noktaya sürüklediğini söyledi. Hatta 24 saat sonra Beytüşşebap basıldı. Koru, PKK'nın Beytüşşebap baskını o fotoğrafa cevap gibiydi dedi o dönem?
Fehmi Koru 24 saat aralıklarla yazan çizen, bir söylediği bir söylediğini tutmayan bir adam. Çok büyük bir haksızlık. Fehmi Koru kadar, komplo teorisi kurup, o kadar yanılıp arkasından hiç yanılmamış gibi büyük büyük konuşan da az meslek büyüğümüz vardır. Mesela bir örnek, son 10 sene şundan ekmek yedi Fehmi Koru: “Tayyip Erdoğan ile Abdullah Gül kardeştir, hiç kimse aralarında sorun beklemesin. “ Ne oldu? Sonra söylem değiştirdi. “Tayyip Erdoğan yukarı, Abdullah Gül aşağı” Ne oldu? Yıllarca bundan ekmek yedi. Yıllarca patronların bizim gibi profesyonelleri atıp, kendisi gibi öngörüsü çok yüksek adamları istihdam etmesini istedi. Sonunda istediği de oldu, bizim mahallede bir gazete köşesini kaptı. Nerede öngörüsü? Sabahları kalkıp aynaya baktığında hiç utanmıyor mu? Önüne geleni İsrail ajanı, darbeci,  sucu, bucu ilan ediyor ama 10 senedir söylediği temel iki öngörü yerle yeksan oldu bu adam hala yazmaya devam ediyor.

“GAZETECİDEN AKİL OLMAZ”
Kendisi biliyorsunuz akillerimizdendi siz de akil olur muydunuz?
Hayır, olmazdım. Ben ömrüm boyunca CHP’ye oy vermiş, sempati duymuş adamım. Bir tek CHP kongresine doğu düzgün gidemedim. Akillikle ne işim var. Zaten gazeteciden akil de biraz zor çıkar. Gazeteciler günübirlik iş yapan insanlardır.

“BU PARTİ YAŞAMA UMUDUMUZ”
Siz neden CHP’desiniz?
Benim bu partiye ihtiyacım var. Çünkü benim kızım var,  ailem var. Bu ülkede yaşayan ve yaşayacak olan. Benim de birkaç yıl daha yaşayacak ömrüm var. Bu partiden başka bu ülkeyi yaşanılır halde tutacak başka bir partiden umudum yok. Bu partinin bana ihtiyacı yok, çok emekli gazeteci var benim sayemde (!) ve Tayyip Erdoğan sayesinde. Ama bir tane Cumhuriyet Halk Partisi var…

“O GAZETECİLER CHP’SİZ BİRGÜN YAŞAYAMAZLAR BU ÜLKEDE”
İnce bir mesaj da göndermeyi ihmal etmediniz gibi…
Bak bu arkadaşlar bana hakaret ettiklerini zannederken, bana kötülük ediyorum zannederken partiye hakaret edip, partiye zarar veriyorlar. Onlar bu partisiz bir gün yaşayamazlar bu ülkede.

Çok teşekkür ediyorum bana bu güzel röportaj içi vakit ayırdığınız için.

RÖPORTAJ: ALEV GÜRSOY CİMİN
TWİTTER: gazetecialev
Mail: alevgursoy2008@gmail.com
Güncelleme Tarihi: 29 Mart 2015, 20:04

Burak

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER