Sansüre karşı sözden çok eylem üretmek istiyoruz

Türkiye’de tiyatro oyuncuları en çok sansüre uğrayan sanatçıların başında geliyor. Tutuklamalar, gözaltılar, sahne engellemeleri, işten atmalar, sözleşme fesihleri derken oyuncular sanatlarını icra etmekten çok ifade özgürlüğü ve sansürle boğuşuyor. Yetmezmiş gibi oyunlar “tadilat” gibi yaygın ve “haklı” bir gerekçeyle salon tahsis edilmeyerek kolayca da engellenebiliyor. Dizilerde sansür artık kanıksanırken en örgütlü karşı sesler ise hala sinemada duyuluyor. Bir de seslendirme gibi sansürün çoğu zaman görünür dahi olamadığı alanlar var! Oyuncular Sendikası yıllardır tüm bu sahalarda mücadele ederken  artık yeni bir projeyle yoluna devam ediyor. 

Sansüre karşı sözden çok eylem üretmek istiyoruz

AYŞEN GÜVEN

“Türkiye’de Görsel, İşitsel ve Sahne Sanatları Alanında Sansürün Takibi ve Önlenmesi Projesi” hakkında Oyuncular Sendikası Yönetim Kurulu Üyeleri Sercan Gidişoğlu, Sermet Yeşil ve hem sendikanın, hem projenin koordinatörü Sinem Derya Çetinkaya ile konuştuk. 

Projenin kapsamından bahsederek söze başlayalım. Adına baktığımızda anlıyoruz aslında. Projeye nasıl giriştiniz? Nasıl bir çalışma sizi bekliyor? 

Sinem Derya Çetinkaya: Bu projeyi aslında geçtiğimiz yılın başında yazmaya başladık. Özellikle oyun engellemeleri ve oyuncuların hedef gösterilmesi gibi durumlar artmıştı. Bu proje de bu ihtiyaçtan doğdu. Hollanda Krallığı Matra İnsan Hakları Hibesi çeşitli başlıklarla hak ve özgürlükler alanında destekler sunmakta. Projenin destekçisi Çağdaş Sinema Oyuncuları Derneği’yle (ÇASOD) birlikte bu destekten faydalanarak sansürün engellenmesine dair fikirlerimizi ve yol haritamızı hayata geçirmek istedik. Sansürü daha görünür kılmak, bir ağ oluşturmak, farkındalık yaratmak ve mücadele etmek gibi birçok ayağı olan bir proje çıktı ortaya. 

Son iki yıldır özellikle Sermet (Yeşil) üzerinden bize ulaşan çok sayıda şikayet, ihbar mevcuttu. Daha önceki yıllarda da engellemelerle, sansür vakalarıyla ilgili bilgi akışı sağlanıyordu, basından ve sosyal medyadan vakalardan haberdar oluyorduk. Ancak tarafımıza ulaşmayan pek çok vaka olduğundan, bilgi akışı olsa da kurumsal hafıza oluşturmak ve çözüm üretmek güç oluyordu. 

Geçtiğimiz iki yılda “yasaklanan/engellenen oyun ve oyuncular” hakkında ilgili makamlara hukuki gerekçe sormaya başlamıştık. Bu resmi yazışmalarla pek çok vakayı en azından kayıt altına aldık. 

Öncelikli amacımız sansürle mücadeleyi kurumsal bir zemine oturtmak. Farklı bileşenlerle düzenli toplantılar alarak, çalıştaylar yaparak, çalışma grupları oluşturarak daha faal bir mücadele sürdürmek. Sansür için yapabileceklerimiz konusunda artık somut biçimde yol katetmek istiyoruz.

Yazacağımız bir yıllık çalışma raporu ve anketler dışında; sansür ve otosansür algısını hep beraber tartışmaya açmak, farklı ülkelerden farklı örneklerden de bu alanla ilgili deneyim aktarımı yapabilmek amacıyla bir panel yapacağız. Belki de en önemlisi kendi tabanımızın, bizim sansür ve çeşitli engellemeler karşısındaki farkındalığımızı arttırmak. Bunun için çeşitli metotlar ve bir yol haritası çıkardık diyebilirim özetle.

Sahanızda vakalar hangi boyutlarda ki “sansür” başlıklı bir proje ihtiyaç olarak doğdu? 

Sercan Gidişoğlu: Evet bu proje kesinlikle ihtiyaçtan doğdu. “Bu tip vakalarla karşılaştığımızda nasıl bir şey yapabiliriz?” sorusu ve biraz da çaresizlikten demek mümkün… Çünkü biz söz üretiyoruz ve söz hatta kamuoyu da bizden ağırlıkla bunu bekliyor. İşte “Şunun başına şöyle bir şey geldi. Ona bir şey demeyecek misiniz?” sorusuyla sıkça karşılaşıyoruz. Tamam, diyelim de, Twitter’dan bir açıklama yapmak bir şeyi değiştirmiyor. Oysa bir alandaki sorunu çözmek için temel anlamda söylem üretmenin dışında eylem olarak ne üretebilirizin derdinde olmak mecburiyetinde bir kurumuz. Bizim aksiyon üretmemiz lazım. Biz de sürekli sansür üstüne açıklama yapmaktan, tekil vakalar üzerine söz beklenmesinden sıkıldık. Her şeyde tutup sadece ismi değiştirip “buna da bu oldu” demek artık çok anlamlı gelmiyor bize. Yoksa biz mağdurla iletişim kuruyoruz ve gereken prosedürü uyguluyoruz. Bazen sansüre uğrayan oyuncu konunun büyütülmesini istemiyor. Zaten sosyal medyada konuyu kale almazsan durum bir gün içinde unutulup gidiyor. Hele böyle bir ülkede. Dolayısıyla belki de o arkadaşımız “Hayır lütfen bir şey söylemeyin, ben bunu kale almak istemiyorum, bunu böyle yaşamak istiyorum” da diyebiliyor. Biz kurum olarak bunu ciddiye almak zorundayız. Haber portalı almayabilir elbette. 

Çalışmanızda sektörde başka kimlere ulaşmayı amaçlıyorsunuz? Mesela, seslendirme sahasında sansür çok daha az haberdar olduğumuz bir başlık. Bu tarz örnekler verebilir misiniz? 

Sercan Gidişoğlu: Dizi ve televizyon alanı bambaşka bir başlık aslında. Geçen gün Show TV’de bir filmde bir oyuncunun repliği kesildi. Her devre ait o kadar eskitilmiş bir esprinin kesilmesi ihtiyacı nereden doğuyor? Buna kim ihtiyaç duyuyor mesela. Bunun kraldan çok kralcılık olması daha muhtemel bir şey çünkü tutup da bir kral bununla uğraşmaz diye düşünüyor insan. 

Bizim seslendirme alanına geleyim. Evet, daha bugün başıma geldi. Şarap vardı ve “şarap demeyelim, içecek diyelim” dendi. Hayvan ve içecek partisi dedik ama şarap yapıp içiyorlar ve bu görüntüde de var. Üstelik bu yabancı bir belgesel kanalı. Ama RTÜK’ten korkuyor, “geri döner” deyip kendi kendini sansürlüyor. Artık seksten bahsedemezsin, küfür edemezsin, son yıllarda muhafazakârlaşmayla birlikte domuz, domuz eti diyemezsin. Bakın biz sadece tiyatro yasaklanıyor sanıyoruz ki onu da çoğu zaman salon gibi bahanelerle engelliyorlar ancak bu kelimeler gerçekten yasaklanıyor. “Bunları söylemeyeceksiniz,” deniyor. Baktığında evet haklısınız bunlar kamuoyuna çıkmıyor bile. Sermet’e devredeyim, o daha fazla örnekle zenginleştirir.  

Sermet Yeşil: Özellikle bu proje kapsamında yola çıkışımız Türkiye’nin içinde bulunduğu sosyopolitik ortamla çok ilgili. 2016’da ilan edilen OHAL ve sonrasındaki politik ortam tiyatro sanatını ve aslında tüm sanat dallarını bütün Anadolu’da etkiledi. Bu kaçınılmaz, her dönemde oluyor. Neredeyse iki yılda bir seçime giden bir ülke haline gelmemiz ekonomiyi nasıl etkiliyorsa, tiyatroyu da doğrudan etkiliyor. Kullandığı argüman ve araçlar farklı elbette. Bir oyun İstanbul’da 50 gösterim yapabiliyor ama burdan Tekirdağ’a bile gittiğinde, yani büyük şehirlerden dışarı çıktığında sansür ve engelleme farklı şekillerde olabiliyor. Siz bir kültür merkezine gidiyorsunuz, oyununuz için size “tadilat var” denilerek salon verilmiyor. Fakat aynı gün başka bir oyuna verildiğini öğreniyorsunuz. Elbette bunların altında yatan pek çok başka şey var, geleceğe bırakılması gereken ipuçları…

Ama şu açık ki, tiyatroda biz seyirciyle birebir iletişim içinde olduğumuz için sanatın içinden çıkarılıp bir silah gibi gösterilmeye çalışılıyoruz. Eril eleştiride bulunan bir oyunu İstanbul’da oynayabiliyorsun ama Kayseri’de oynayamıyorsun; oranın toplumsal yapısı buna izin vermiyor. Buna da erk karar veriyor, haliyle. Geçmişte olduğu gibi gelecekte de yine bu ülkede OHAL de olacaktır, başka bir takım sorunlar da yaşanacaktır sonuçta “demokrasinin gereği budur”.

Daha önce Aziz Nesin’in başına gelenleri, Uğur Mumcu’nun “Sakıncalı Piyade”lerini biliyoruz. Şimdi de oluyor bunlar. Bir oyuncunun ya da yönetmenin siyasi tavrı yüzünden bir oyuncunun ya da metninin engellenmesi çok hakkaniyetli değil, demokratik de değil. Aslında bunu herkes biliyor, tekrar tekrar konuşmaya gerek yok. Bu nedenle de kendi iletişim kanallarımızda bunun takipçisi olduğumuzu belirtip işin içinden sıyrılmak değil amacımız. Eylemler de geliştirmek zorundayız ve bu bizi bir sonraki adım için hazırlamalı. 

Bugüne kadar istatiki bir çalışma yapabildiniz mi? Bizimle paylaşabileceğiniz veri ya da sayılar var mı elinizde? 

Sermet Yeşil: Geçtiğimiz yıl yaptığımız bir çalışma var. 2014’ten bu yana elimize ulaşanları topladık. Ama bize kalırsa bunlar sayısal veriler, özüne dair net bir şey söylemiyor.  Yumuşak bir alan sansür. Ne tarafa istersen çekilebiliyor. O nedenle belki de katı hale getirmek gerekiyor artık.

Kişilerin başka alanlarda yaptıkları yüzünden sanatının engellenmesi bizim sendika olarak kabul edeceğimiz bir şey değil. O onun kendi hayatıdır, oyunla bağdaştırmamak gerekir. Ama işte çok kişiselleşiyor sansür. Zaten ortam gerilmeye başladığında direkt “eğlence sektörü” olarak biz yaralanmaya  başlıyoruz. Ülke de gittikçe keskinleşiyor. Biz buradan yara aldık, bunun değişeceğini umduk. Ama sendika olarak ummak bize yakışmıyor, harekete geçmemiz gerekiyor. O yüzden her şeyi toparlayıp, raporlayıp yeniden yaşanmaması için birlikte neler yapabileceğimizi bulmamız gerekiyor. 

Bunlar ödenekli tiyatrolar, prodüksiyon tiyatroları, bağımsız tiyatrolar gibi bütün tiyatrolar için geçerli. Oyuncunun oradaki varlığı sadece yaptığı iş üzerinden engellenmiyor, sigortası yapılmayarak engelleniyor, sözleşmesi yenilenmiyor da engelleniyor. Sansür değişen bir kılıf içerisinde sürekli karşımıza çıkıyor. 

Sercan Gidişoğlu: Örneğin televizyonda tartışılan konuların sınırlandırılmasını düşünelim. Belki bu sınırı alternatif medyayla aştığımızı zannediyoruz ama yeri geldiğinde Wikipedia da yasaklanıyor. Sosyal medya üzerinden ürettiğin “alternatif” dediğin içerik makro siyaset tarafından uygun görülmezse yine bir şekilde mahkemelik oluyorsun ya da önüne set konulmaya çalışılıyor. Oranın yarattığı korku insanları “ya aman bu konuyu şimdi konuşalım da şu yönlerini pek gündeme getirmeyelim”  duygusunu getiriyor. Makro siyaset konusu burası aslında. O hiçbir kurumun çözebileceği bir şey değil. Demokrasi kültürünü ne kadar içselleştirebiliyorsun, senin seçtiğin siyasiler ne kadar o kültürün içinde, kendisi ne kadar eleştirilmeyi, demokrasiyi, sansürsüzlüğü destur ediniyor? Bu konu aslında böyle büyük bir zincir. 

Peki, otosansür? Susma Platformu’nun raporlarında otosansürü özellikle ele alıyoruz. Sizin gündeminizde otosansür nasıl bir yer alacak? 

Sinem Derya Çetinkaya: Biz bu projeyle buzdağının görünmeyen kısmını, yani otonsansürü daha çok göreceğimizi düşünüyoruz. Seslendirme alanında da, tiyatroda da, televizyonda da aslında en çok otosansür deneyimleriyle karşılaşmayı bekliyoruz. Bu konjonktürde sinema sahasında da en çok sansürle mücadele eden ve bir arada durmaya gayret eden belgesel sinemacılar kaldı diyebiliriz herhalde. Ama bence de bu çalışmamızın en büyük çıktılarından bir tanesi sansürden ziyade daha puslu bir yerde duran otosansüre dair olacak, otosansürü ne kadar içselleştirdiğimizle yüzleşeceğiz.  

Tam bu noktada işverenleri de işin içine koyup onların da bundan mağdur olduğunu görmelerini sağlamak derdimiz. Mesela televizyona iş yapılırken senaryodan itibaren karşılaşılan kısıtlamalar, örneğin seslendirmede pek çok kelimenin, ifadenin üstünün çizilmesi onları da ilgilendiriyor. Alkol, cinsellik, politik ifadelerden tutun da LGBTİ+’lerin gösterilme biçimi gibi pek çok konuda sansür, engelleme ve otosansür var,  bunları onlarla da tartışmak anlamlı diye düşünüyoruz. 

Sermet Yeşil: Nihayetinde otosansür de biraz cesaret ve örgütlenmeyle çözülebilir. Mutlaka hepimiz mücadele ediyoruz ama otosansürle uğraşırken bunu başka şekillerde yapmaya çalışıyoruz ve dinamiti biz patlatıyoruz. Bu bir nebze de örgütsüzlüğümüzden kaynaklı. 

Biz altı kişiyiz ve bunu yapabiliriz diye düşünebildiğinde otosansür de illaki kendini geri çekiyor. Ancak bana kalırsa asla yok olmuyor. Çok aşabileceğimiz bir durum değilmiş gibi geliyor bana. Öte yandan sansüre dair daha çok hareket alanımız olduğunu düşünüyorum. 

Geçmişe göre Oyuncular Sendikası bugün ne yapacak ki daha somut adımlar olacak onlar? Mesela size gelen şikayetlere ne cevap veriyordunuz. Farklı olarak bugün ne diyeceksiniz?

Sinem Derya Çetinkaya: Şimdi tabi sansürün biçimi değiştikçe mücadele biçimini de değiştirmek gerekiyor. Herkes kendi ekseninde buraya dair bir söylem geliştiriyor. Oyuncular Sendikası da bunu yapıyor haliyle. Fakat biz sürdürülebilir bir şey; mesela bir ağ oluşturmak istiyoruz. Bir yandan da güç birliği oluşturmamız gerekiyor. Sansür ve engelleme alanında çalışan kurum ve oluşumlarla bir araya gelmek, en azından ayda toplanmak istiyoruz. Biz sonuçta sendika olarak ne yapıyoruz? Doğrudan başvuru olursa ilgileniyoruz, medyadan takip edip irtibata geçiyoruz ama bazen haberimiz olmayabiliyor, ama işte diğer oluşumların başka kanallardan da haberi olduğu için düzenli toplantılarda kayıt altına alıp politika üretebilir, tartışabiliriz. Bunun adımlarını biraz attık. Mesela kültür ve sanat alanında fikir geliştiren milletvekilleri var, onlarla bir araya gelip kanun koyuculara “bu sorunlar var ne yapılabilir” diyerek beraber politika geliştirmeye çalışıyoruz. Bu noktada sendikanın ulaşılabilir olması da çok önemli tabi. Sansür bildirimi formu ile; bir engellemeyle karşılaşan üyemiz olsun veya olmasın öncelikle bize kolay ulaşmalarını ve gönüllü avukatlarımızla hukuki destek de sağlamayı planlıyoruz. Halihazırda zaten yaptığımız; konunun muhatabı kurumlarla çeşitli biçimde uygulanan engellemenin hukuki gerekçesinin ne olduğunu direkt sormak ve yanıt beklemek ve bunu kayıt altına almaya devam edeceğiz. 

Şu an size şikayetler ne şekilde ulaşıyor?   

Sinem Derya Çetinkaya: Sendikayı arayan da oluyor ama daha çok yönetim kurulunda tanıdıkları kişiler üzerinden iletişime geçiyorlar. Bazen sosyal medya gibi farklı kanallardan görüp biz irtibat kurup harekete geçebiliyoruz. Web sitemize entegre bir sansür bildirim formunun hazırlığını yapıyoruz, bu formu doldurup hızlıca sendikaya ulaşabilecekleri bir uygulama düşünüyoruz. Daha sistematik ve kurumsal bir işleyiş hazırlığındayız. 

Geçtiğimiz haftalarda sizi iki konuda aradım bir tanesi Kadir İnanır’ın izlediği oyun nedeniyle hedef gösterilmesi, diğeri de Diyarbakır’da kayyımın işten attığı Şehir Tiyatrosu oyuncuları hakkında açıklama yapıp yapmayacağınızdı. O günlerde cevap alamadığım bu iki konuyu yeniden gündeme getirmek isterim, siz de belki eleştirilere cevap vermek istiyorsunuzdur. Bu iki olay karşısındaki tavrınız nedir?

Sercan Gidişoğlu: Şimdi bazı konularda biz de bazı şeylerin haberini almakta zorlanıyoruz. Antalya Şehir Tiyatrosu mesela çok medyatize oldu. Sizin hiç bilmediğiniz Adana’da yaşanan şeyler oldu, medyatize olmadı ama bize başvurdular, biz de müdahale ettik. Şimdi bunun bir kısmı medyaya yansıyor, bir kısmı yansımıyor. Bir kısmı bize geliyor, bir kısmı bize gelmiyor.  

Mesela Kadir İnanır’ın, yani bir oyuncunun bir oyun izleme aktivitesi mesleğiyle hiçbir alakası olmayan bir yerden baskı aracına dönüştürülüyor. Berna Laçin sosyal medyada bir görüş paylaştığı için lince maruz kalıyor. Bu örnekler artık o kadar çok ki! Şimdi biz bunların hepsine bir şey söylemeye kalkarsak sahiden sonu yok. Ayrıca evet Kadir Ağabey çok değerli bir isim ancak o zaman Ahmet diye bir arkadaşımız da “Ben de bunları yaşadım ben Kadir İnanır kadar ünlü değilim diye mi müdahil olmadınız,” diyebilir. Bunlara bir yerden çizgi çekmek zorundasınız ve biz bu çizgiyi mesleki anlamdaki sansür vakalarına karşı tutumumuzu ortaya koymakla çektik. 

Bu arada biz mesela Jülide Hanım’ı da aradık “geçmiş olsun” dedik. “Bizden bir isteğiniz var mı? Bir şey yapabilir miyiz?” diye sorduk. Onlar zaten olgunlukla karşılayıp bununla baş ediyorlar. Dolayısıyla biz sendika olarak, “bu politik bir mevzu, buna girmeyelim” refleksiyle davranmıyoruz. 

Öte taraftan yalan söylemeyeceğim, benim burada olduğum 5 senede “biz bu topa aman girmeyelim” dediğimiz de oldu. Ama inanın ne Kadir Abi ne Berna Laçin ne de başka bir isim için böyle bir hesabımız yok inanın. Elbette sizler, gazeteciler bunları soracak. Ancak kamuoyunun bu konuda açıklama beklemesi bile abes aslında. O kişinin kimliğinden veya Selahattin Demirtaş’ın yazdığı oyunu izlemesi üstünden geri durmuyoruz. Konu mesleki mi değil mi biz ona bakıyor, ordan çizgimizi belirliyoruz. 

Bu bağlamda Diyarbakır Şehir Tiyatrosu sanatçıları mesleki vurgunuza denk geliyor değil mi? O konuda ne söylemek istersiniz?

Sermet Yeşil:  Şimdi bir yerel yönetim, kayyum ha seçilmiş, ha atanmış farketmiyor, bir niyet var ortada. Şimdi aynı niyet Antalya Şehir Tiyatrosu’nda da var. Aynı niyet, burada Bakırköy Şehir Tiyatrosu’nda da var. Ben Eskişehir’de çalışıyorum mesela Eskişehir de böyle düşünüyor. Bu noktada bir siyasi partiden başka bir siyasi partiye geçen bir büyükşehir belediyesinde Şehir Tiyatrosu’nun da kökten değişiyor olmasını tartışmaya çalışıyoruz. Kim olursa olsun sonuçta orada şimdiki yönetimle bağdaşmayan ve iş akdi sonlanan ve bununla ilgili mücadeleyi yürütmek isteyen biri var ise ben onun yanında olmak zorundayım sendika olarak. Mesela İstanbul Şehir Tiyatrosu ile bu senenin sonunda büyük bir çalıştay yapmayı planlıyoruz. Şehir Tiyatrosu Yönetmeliği’ni konuşmak istiyoruz. Çünkü bizim herhangi bir politikacıya boyun eğmeyen, daha şeffaf, daha özgürlükçü, biraz daha kendini yönetimden ayırabilmiş, halkla organik bağı olan bir yönetim şekli belirleme gayretimiz var. Gelen giden bütün siyasiler Şehir Tiyatroları’nı bir şekilde kendi vitrini, kendi vizyonu olarak görüyor. Öyle kullanmazsa da “hiç istemiyorum” diyebiliyor. Bütün bunlarla beraber bakıyor ve Diyarbakır Şehir Tiyatrosu içinde, olan biten her şeyi de görüyoruz. Orayı takip ederken de tüm ödenekli tiyatrolar için kalıcı çözümler geliştirmeye çalışıyoruz. 

Sercan Gidişoğlu: Evet daha önceki halini bildiğimiz bir dosya ve hani son iki haftadaki mevzuya belki çok dahil olamadık ama daha öncesinde konuştuğumuz, tartıştığımız ve o kişilerle irtibatta olduğumuz bir dosya olduğu için belki ona yeniden bir söz söyleme ihtiyacında olmamışızdır. Antalya’da olan şey Diyarbakır’da oldu, Şehir Tiyatrosu olması önemli değil hepsine bir politika geliştirmeye uğraşıyoruz, toplamına dair çözüm bulmayı hedefliyoruz. Ama bu son gelişmeyi belki de biz devam eden bir sürecin parçası sandık. 

Zaman zaman şu da olabiliyor. Çok basit şekilde izah etmek gerekirse de bazen atlayabiliyorsunuz ya da geç kalabiliyorsunuz. Bunlar da çok normal şeyler çünkü buradaki sendika yapısı da organik bir yapı… Ve örgütlülüğün ne kadar güçlüyse, örgütün de o kadar güçlü. Biz çok örgütsüz bir sektörüz. Bu kadar örgütsüzlük içinde de kurumun kendi örgütünün çok güçlü olmasını beklemek de biraz ironik. 

.

KAYNAK: //susma24.com/sansure-karsi-sozden-cok-eylem-uretmek-istiyoruz/

Mehmet

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER