BAHTİYAR

Kayalar sur gibi uzanıyordu. Birkaç kilometre sonra kale kulesini andıran üst üste yığılmış kahverengiye çalan dev kayalarla sonlanıyordu. Anıt heykeller gibi sağa sola dik bir burunun son noktasındaki kayanın gölgesine oturmuş gökyüzünü seyre dalmıştı Bahtiyar. Her nasılsa tonlarca büyüklükteki, kuzey cephesini kalın yosunların kapladığı, birisi itiverse metrelerce uçurumdan yuvarlanacakmış gibi duran kayaların karmaşık ve korkutucu varlığı onu hiç rahatsız etmiyordu. Hatta arada bir kayaların yarıklarında yirmi, otuz santim, dinozorlar çağında kalmış görüntüleriyle kaya kertenkeleleri birbirlerini kovalıyor, bir tür oyun oynuyor gibiydiler. Bahtiyar’la kertenkelelerin önceden bir tanışıklıkları varmış gibi ilgisizce kendi dünyalarındaydılar.

Derin vadinin tam orta yerinde, hafif kıvrıntılarla akan çayın, sağında solunda yaşlı selvi kavakları tek sıra halinde el ele tutunmuş gibiydiler. Gökyüzüne tutunmak istercesine birbirleriyle yarış ediyorlar hissine kapılıyordu insan. Çay boyunca bağlar ve bostanlar.

Bahtiyar gökyüzünü seyre dalmıştı. “Tanrım ne kadar güzel bir mavi” diye düşündü. Mavilik insanın içine doluyor, içim dışım mavi. Uzaklarda seyrek beyaz bulutlar, usta bir ressamın hayalinden eline yansımış gibiydiler. Sabahattin Ali’nin “görmek istersen denizi/ yukarıya çevir yüzü” dizeleri geldi aklına. Daha önce hiç deniz görmemişti. Şehirdeki okulda bir arkadaşı anlatmıştı denizi.

Sessizlik öylesiyle bir boşluk duygusu yaratıyordu ki yeryüzünde tek başına, huzur ve bir miktar yalnızlık duygusu sarıp sarmalıyordu bedenini. İçim dışım mavi. İçim dışım güneş. Tepedeki kaya gölgesinde sanki uzaydan bakıyordu dünyaya. Şu bölük bölük buğday tarlaları, yaşlı sınır meşeleri, şu üzüm bağları.. Sessizlik. Neredeyse kendi kalbinin sesini duyuyordu. İyice gevşemişti. Göz kapakları ağırlaştı kapandı kapanacak. Ha kapandı ha kapanacak dünya, ışık, mavi, kavak..

Birden sağ taraftan bir kanat sesi geldi kulağına. Çok yakınına kahverengi, karın altında kremsi lekesi olan bir kuş kondu. Galiba görmemişti onu öylesiyle konuvermişti kuş. Minik bir can.” Ne kadarda küçük bu “ dedi içinden. Kıpırdamadan bakıştılar. Kuş şaşkın ve telaşlı korku panik arası bir sıçrayışta ötedeki kayaya kondu. Bahtiyar rüya halinde kendine geldi. Ama bir türlü oradan ayrılmıyordu kuş. O kayadan bu kayaya sıçrayıp duruyor, bir şeyleri korumak yada bir tehlikeyi ötelemek istercesine sesler çıkarıyordu. Bir süre sonra bir kuş daha geldi. Ötüşler çoğaldı. Kayanın etrafında dolanmaya başladılar.

Bahtiyar toparlanmış kuşlara ilgisi artmıştı. Kıpırdamadan sağı solu kontrol etti. Kuşların telaşına değer bir şey göremedi. Kuşlar oradan buraya uçuşuyor giderek daha çok şamata çıkarmaya başlamıştılar. Bahtiyar gölgesine yaslandığı büyük kayanın başı üzerinden yukarı baktığında kayanın güney yamacında derince bir çukura iyi gizlenmiş huni şeklinde çamurla sıvanmış bir çıkıntı gördü. Kuşlar, kayalar, huni yuva aynı renkteydi.

Bahtiyar sırtını dayadığı kayadan ayrılmanın zamanı geldiğini anladı. Kuşlara ve yuvaya baktı yuvanın huni ağzı o kadar küçüktü ki ve o kadar mükemmel yapılmıştı ki, hayranlıkla “bu kuşlar bunca çamuru nasıl bu kayaya tutturmuş olabilirler?” diye düşünmekten kendini alamadı. Kaya kertenkelelerinin girmesine imkan yoktu. Yavaşca ayağa kalktı. Vadiyi baştan aşağı gözden geçirdi. “Her şey yerli yerinde” diye geçirdi aklında. Gökyüze baktı kartallar daireler çiziyordu iki kara gölge halinde.

Mavi gökyüzü, güneş, kaya, kuş ve yuva ve hayat. Bahtiyar’ım.

Derlerki “hayat ve zaman” düşman olmuşlar. Savaşa tutuşmuşlar. Milyarlarca yıldan beri savaşırlarmış. Bahtiyar, zamanla kavgasında kırkbeş yıl sonra dört duvar arasına sıkışmış corona virüsünün ölüm tehdidi ensesinde, üç metrekarelik bir pencereden denizi seyrediyordu bu kez. Ne gökyüzü mavi deniz, ne deniz mavi gökyüzü. Kara bir bulut dört köşe. Ölüm listeleri yayınlanıyor ekranda. Martılarda konmuyor sahillere. Akıllı telefon ekranlarında sarılıyor sevdiklerine. Daimi’nin Sezen Aksu’nun sesinden, Arif Sağ’ın sazından “ buda gelir buda geçer ağlama” türküsünü açıyor sevdiceği. Zaman, tam “kazandım” derken “hayat” yeniden filizlenirmiş hiç olmadık yerde. Hem de düşmana inat.

Kaynak: HABERDAR
YORUM EKLE