BAŞKAN MI? HAYIR! HEM DE BÜTÜN BAŞKANLARA HAYIR!

Darbeler ülkesi Türkiye bıçak sırtı halindeki kaderinin en derin krizlerinden biriyle daha yüz yüze kalmış durumda. Yaklaşık on beş yıldan beri tek başına iktidar olan AKP yönetimi ülkeyi büyük bir kriz ve yıkımın eşine getirdi. AKP tarihi boyunca “ötekiler ve biz” siyasetini öylesine körükledi ki,  iktidarda kalma taktiğinin ötesinde toplumsal bölünmenin tehlikeli karanlığına doğru sürüklenme tehlikesiyle karşı karşıya kaldık.

Bu durum AKP ile mi oluştu derseniz, elbette hayır. Öteden beri gelen demokrasi karşıtı devlet aygıtı,  12 Eylül 1980 faşist darbesinin hazırladığı ortamda daha da gerici bir yapıya büründü. Türkiye burjuvasının, uluslararası sermayenin ve özelleştirme yağmasının sonucu olarak yeni iktidar güçlerinin kabaran iştahının tatmin edilmesi yeni çatışmaları da kaçınılmaz kıldı.

Aslında “Ortada AKP diye bir parti var mı? Yani “parti” tarifine uyan örgüt var mı?” sorusuna verilecek cevabı AKPlilere bırakalım. Üye ve seçmenlerini karar süreçlerine katmak gibi reflekslerini kaybetmiştir. Parti içi olması gereken demokratik hiyerarşi zaten zayıftı, tümüyle kaybedilip lider arkasından giden topluluğa dönüştürüldü. Liderin lütfuyla beslenen ve mevki makam istikbali arayanlar grubu dersek haksızlık etmiş olmayız. Aksi halde %50 ye yakın oy alan bir parti, geleceğini neden tek bir kişiye ipotek etsin ki? 

AKP yasal olarak bir parti görünümünde olsa ve örgüt ağı açısından bir varlık ifade ediyor ise de, bütün yetki ve iktidar “LİDER”de toplanmıştır. Ortada bir partiden çok Reis ve adamları veya çevresi durumu doğmuştur. Bunu zaman zaman parti kurullarında görev almış insanların ya dayanamayarak yada Reis’in hışmına uğrayarak istifa, atılma, pasifize edilme, Fetoculukla suçlanma vb. sebeplerle uzaklaştırılanlardan arda kalanlardan mutlak itaat, mutlak boyun eğme beklenmektedir. Daha da ötesinde sadakati ispat etme durumu da doğmuştur. AKP milletvekillerini yasaya aykırı olarak anayasa değişiklik oylamalarında açık oy kullanmaya iten şey itaati ispat değilse, korkudur. Bireyin milletvekili düzeyinde bile iradesini lidere teslim etme, kişiliğinden lider lehine vazgeçme durumudur demek pek yanlış olmaz.   

Yani ortada asgari müştereklerde birlikte iktidarı yönetmenin yerini “teslim olarak iktidar nimetlerinde yararlanma” aidiyetine dönüşmüştür. Buradan ilk darbe AKP’nin parti olarak kurumsal kimliğine vurulmuştur dersek yanılmış olmayız. 15 Temmuz darbe girişimi “Allahın lütfu” olarak parti organlarının ve örgütlerinin işlevsizleştirilmesinde zirve yapmıştır. Davutoğlu örneği gibi! AKP, ideolojik, dinsel ve otoriter geleneğinin sonucu olarak, ötekilerin (muhalifler) korkusu üzerine yegâne “kurtarıcı” lidere teslim olmuştur. Sıkıştıkça radikalleşen, radikalleştikçe daha katı yetkileri tekeline almayı gözü kara bir yönteme dönüştüren tehlikeli bir durumla karşı karşıyayız.

AKP’DEN SONRA TÜM ÜLKEYİ TESLİM ALMA GİRİŞİMİ

Birlikte yaşamanın toplumsal sözleşmesi olarak ifade edeceğimiz ANAYASALAR, toplumsal iş bölümünün zorunlu kıldığı haklar, özgürlükler ve yasaklar dengesinin nasıl kurulduğuyla ilgilidir. Toplumun sosyal, siyasal, sınıfsal, kültürel ve etnik grupların haklarının güvencesi demek olan anayasalar ihtiyaca cevap vermez hale gelmişse elbette değiştirilmesi gerekir. Türkiye’de de anayasalar hep askeri darbelerle yazılmış olması büyük haksızlıkları da beraberinde getirdi. Uzlaşı yerine çatışmaları derinleştirdi. 

Demokratik, sosyal ve hukukun üstünlüğünü esas alan, güçler ayrılığı dengesini koruyan,  denetlenebilir ve hesap verebilirlik ilkesi çerçevesinde yönetime, karar süreçlerine toplumun tüm kesimlerini katacak demokratik belgeler hazırlamak, bunu kurumların ve yurttaşların tartışmasına sunmak bugünün dünyasında hiç de zor değildir. 

Öyleyse 15 yıllık iktidarı boyunca bu halk, AKP’ye “ne istedi, vermedi de” bütün yetkilerin tek kişide toplanacağı bir anayasa değişikliği dayatmasıyla karşı karşıya kaldı?
12 Eylül darbecilerinin muhalefetsiz, tartışmasız dayattıkları %98 le kabul ettirdikleri anayasalarının bu ülkeye hiç bir hayrı dokunmadı. Yol açtığı yıkımları da çabası. Yıllardır “Sivil anayasa yapacağız”  diye diye gelinen noktaya bakar mısınız? Daha da geri, “tek adam” yönetimi! Yağmurdan kaçarken doluya tutulmak bu olsa gerek.

Demokratik, laik cumhuriyet için HAYIR!

Dolu da olsa, kar, fırtına, boran, tufan da olsa, sosyal bir varlık olan biz insanlar “demokratik, laik cumhuriyette,  hukukun üstünlüğü güvencesinde, bütün farklılıklara  saygı temelinde, barış içinde, karnı tok sırtı pek onurlu bir yaşam ve herkes için eşitlik, özgürlük, adalet” talebimizden asla vazgeçmeyeceğiz. Elbette yapılması beklenen anayasa referandumunda, öncekini savunduğumuzdan değil,  “HAYIR” diyeceğiz. İradem bana aittir. Hiç kimsenin mevki, makamı, sıfatı, sosyal statüsü ne olursa olsun üstünlüğünü kabul etmeyeceğiz. Hiç kimse ne aşağıda ne yukarıda olamaz. Barış ancak herkesin aynı omuz hizasında durduğu bir ortamda kurulur. Kimse kurtarıcı ve efendi olamaz. Ülkeyi yönetmek için seçimle veya atamayla görevlendirilmiş maaşlı “kolaylaştırıcı”lar “Başkan” sıfatına yasal olarak sahip olmuş hiç bir yurttaş “üstünlük” hakkına sahip değildir. Hiç bir yurttaşa da lütuf dağıtamaz. Liderin lütfunu kabul etmek köleliği kabul etmektir.

Kişilere verilen üstünlük, iktidar yetkisi ruhuma, kalbime, insan olarak kişiliğime, boynuma ve ayaklarıma vurulmuş prangadır. Sizi bilmem ama ben HAYIR diyorum.
 Bütün yetki meclise, iktidar halka.
Kaynak: HABERDAR
YORUM EKLE