Etek sarı

Doğu Anadolu’nun, karlı tepelerinin eteklerindeki köyün tek katlı evinde, bir kız çocuğu dünyaya geldi. Dört çocuğun üzerine çokta istenmeyerek aile katılan bebeğe, Kısmet adını koydular. Orada ki ailelerin, günlerce kızımıza ne isim koyacağız diye düşünecek vakitleri yoktu. Ne farkederdi ki zaten adam yerine konulmayacaktı, sadece erkekler evlat olarak sayılıyordu.  
Kısmet, 5-6 yaşlarına geldi. Fakirlerdi, öyle her istediklerini alıp yiyemez, giyemezlerdi. Bir gün pazara gittiklerinde, annesi ona sarı bir etek almıştı. Sevinçten bayılacaktı kısmet, sarı rengi seviyordu ve o güne kadar, hiç sarı bir giysisi olmamıştı. 

Büyüyordu Kısmet, aradan yıllar geçti. Doğuda kızlar fazla evde kalmaz, şansı varsa ilkokulu bitirir ama ondan sonrasına gerek görülmezdi. 14-15 yaşına geldiğinde de evlendirilirdi.  
Serpilip, genç kız olmaya başladığında, eve görücüler gelmeye başladı. Gönlünde biri vardı ama onun söz hakkı yoktu. Bir gün eve haber geldi, akşama istemeye geleceklerdi. 
Geldiler…

Onlara yakın bir köydendi gelenler ve tanımıyordu. Babası olur dediğinde, sustu Kısmet, içine gömdü gözyaşlarını. Ondan, 20 yaş büyüktü talip olan adam. Eşi ölmüş ama durumu iyiymiş. Kısmete talip olmuş, İstanbul’a götürecek. 

Annesi’nin çok gönlüne yatmıyordu, kızına kıyamıyordu.  Hem çok uzağa gidecekti, kızını istediği zaman göremeyecekti, hem de adam ona göre çok yaşlıydı. Ne yapsın, oda başka bir kader yaşıyordu işte, kocaya karşı gelinmezdi ve sustu, içine akıttı gözyaşlarını. İçinden “Belki de daha iyi olur,  benim gibi gün görmeden ölümü beklemez buralarda” diye düşünüyordu.
Evlendirdiler Kısmet’i. Ağlayarak geldi İstanbul’a. Korkuyordu, daha önce insanlar anlatırken duymuştu çok büyük bir yer diye. Birkaç tane fotoğraf görmüştü sadece ağabeylerinin kitaplarında.
Nasıl alışacaktı? Nasıl yaşayacaktı burada. Anne karnından yeni çıkmış bebek gibiydi, boşluktaydı.
Kocasının adını bile yeni öğrenmişti. Ömer’miş adı. Evde 2 tane de çocuğu varmış. Kısmet’te çocuk ama o kardeşlerine bakmaya alışkın olduğu için zorlanmazdı.  İstanbul’a geldiler, üç tane vasıta değiştirdikten sonra, biraz yürüyüp dar bir sokağa geldiler. 3 katlı bir binanın ikinci katına çıktılar. Ömer, anahtarı çevirip kapıyı açtı. İçeriye giremiyordu bir türlü Kısmet. 
“Eee, girsene kız içeri, ne duruyorsun öyle kapının ağzında.” 

Kısmet, sessizce girdi içeri, Ömer’i bekledi girsin diye ve onu arkası sıra takip etti.
Büyük bir odaya girdiler, sağda mutfak olduğunu sandığı bir küçük bir yer gözüne çarptı geçerken, birde kapısı kapılı bir yer daha vardı. Arka tarafa doğru bir koridor uzanıyordu ama bakamadı.
Girdikleri odada iki çekyat, iki tekli koltuk, ortada bir sehpa, bir masa, dört sandalye, küçük iç içe geçmiş sehpalar, bir televizyon vardı. Çocuklar görünmüyorlardı. Ömer anlamış gibi cevap verdi;

“Çocuklar bu gece babaannelerinde kalacaklar.”
Çıt çıkmıyordu Kısmet’ten. Ömer seslendi yine;
“Çantanı al, ilerde yatak odası var. Git yerleştir eşyalarını, banyo yapmak istersen banyo hemen solda.”
Ne eşyası vardı ki, birkaç parça elbise, onlarda buralarda giyilecek gibi değil. Gelirken, yolda hep insanlara bakmıştı. Ne tuhaf giyiniyorlardı burada insanlar. Şaşırıp kalmıştı. Söyleneni yaptı, çantasını alıp yürüdü. Çantasındakileri boşaltırken, sarı eteği geçti eline. Gözleri doldu, annesinin onu ilk aldığı gün geldi aklına, burnunda tüttü annesi, özlemişti hemen, hem de çok özlemişti. Bir daha ne zaman görecekti onları kim bilir?  Ömer seslendi o arada;
“Haydi, yerleştirmedin mi daha?”

Alelacele sakladı sarı eteğini Kısmet. Sessizce çıktı odadan, Ömer’in yanına gitti. 
“Otur” dedi, Ömer.
Gelen emirle, koltuğun kenarına ilişti.
“Bak” dedi. “Artık burada yaşayacaksın. Benden habersiz dışarı çıkmak yok. Ben sana boş kaldıkça etrafı gezdirir, öğretirim. Bir şey lazım olunca benden isteyeceksin. Buralar bizim oralara benzemez, koca şehir. Anladın mı?”
Başını evet der gibi öne eğdi.

“Yorulduk, bir şeyler yiyip yatalım, dolapta yemek var” dedikten sonra ayağa kalktı kocası, mutfağa doğru yürüdü. Oda onu takip etti. Dolaptan çıkardığı tencereyi ocağa koyarken, Kısmet’e, ocağı nasıl kullanacağını gösteriyordu. Oturup yediler, Kısmet bulaşıkları yıkadı, yerleştirdi. Ömer oturmuş onu bekliyordu. Sessizce odalarına geçtiler. Bir süre sonra Ömer uyumuştu, Kısmet gözyaşlarına boğulmuş, sesi çıkmasın diye yastığa ağzını kapatmış için için ağlıyordu.

Aradan günler, aylar, yıllar geçti. Kısmet, yalvarıyordu Ömer’e, köyünü görmek, annesini, babasını kardeşlerini görmek istiyordu. Ama Ömer hep oyalıyordu.  “İşler çok, bu ay olmaz önümüzdeki ay bakarız “ diye diye, 6 yıl geçti aradan. Kısmet, çok gerekli olmadıkça dışarı çıkmıyordu. Sadece ekmek almak için bakkala giderse gidiyor, sonra hemen hızlıca eve dönüyordu. Bir iki komşusu vardı ama, onlarla da,  Ömer’den habersiz, 5-10 dakika konuşabiliyordu. 

Son zamanlarda tuhaflaşmaya başlamıştı Kısmet. Gözlerini bir noktaya dikiyor, öyle saatlerce oturuyordu. Bazen Ömer seslendiğinde de duymuyordu. Ömer garipsiyordu ama herhalde  ailesini özlediği için diye düşünüp, sormuyordu bile.

Bir gün eve geldiğinde,  Kısmet uzanmış yatarken buldu. Gözlerini tavana dikmişti ve elinde sımsıkı bir şey tutuyordu. Ömer seslendi;  “Kısmet, ben geldim, kalksana.”
Kısmet hiç ses vermedi. Elinde tuttuğu şeyin ne olduğuna bakmaya gitti. Öyle bir sıkmıştı ki, açılmıyordu avucu.  Tek tek parmaklarını aça aça, aldı elinden. Bir etekti bu. Sarı bir etek.
Anlam veremedi, ama hali berbattı ve mutlaka kötü bir şey olmuştu. Kolundan tuttu kaldırdı, aşağıya indiler. Arabaya oturttu, ağlamıyordu Kısmet. Sadece bakabileceği en acı gözlerle Ömer’e bakıyordu. Ellerini uzatmış, eteğini istiyordu. Eteği eline verdi. Kısmet, tekrar sarıldı ona. Ne konuşuyor, ne ağlıyordu. Hastanenin kapısından bir sedye ile içeri götürdüler. Ertesi gün başka bir hastaneye yatırdılar Kısmeti. Hiçbir tepki yoktu, nerede olduğunun bile farkında değildi. Haftalar, aylar geçti. Kısmet, kendine gelemedi hiç. Konuşmuyordu. Bir gün başka bir odaya test için aldılar onu.  Oturduğu koltuk, sarı çiçekli bir döşemeydi. Gülümsedi ve odadakilerin  şaşkın bakışları altında şarkı söylemeye başladı.  Ondan sonra da her gün yatağının ucuna ilişip, pencereye gözlerini dikip, en yanık sesiyle tekrar tekrar şu türküyü söyledi;

“Etek sarı, sen etekten sarısan sarısan”
***
(Bu hikayenin, türkünün hikayesi ile ilgisi yoktur. Uzun zaman önce yazmıştım. Bu kadar üzücü olayları yaşadığımız haftadan sonra içimden bunu paylaşmak geldi.)
Sevgiyle kalın
 
YORUM EKLE
YORUMLAR
züleyha çağlar şahin
züleyha çağlar şahin - 7 yıl Önce

tebrikler arkadaşım çok begendim.

Yılmaz
Yılmaz - 6 yıl Önce

ne kadar çok hüzünlü hikayelerimiz var... kültürümüz, geçmişimiz o kadar zengin ve bir o kadar da hüzün dolu... kalemşne sağlık