“MAZİ KALBİMDE!”

Yanmış yıkılmış bir imparatorluğun küllerinden çağdaş bir devlet çıkaran Türk halkı,

1930’lu yıllarda dünyanın en hızlı kalkınan ülkesi oldu. Bu mucizeyi Atatürk,  kendine özgü “devletçi” kalkınma modelini uygulayarak başardı.

 

Yüzyıllardır köylüyü canından bezdiren aşar kaldırılmış,  kadınlara seçme-seçilme hakkı tanınmış, Halkevleri  kurularak cehalete; demir çelik, çimento, dokuma, kağıt, şeker fabrikaları, Sümerbank kurularak yoksulluğa savaş açılmış; baş döndürücü bir hızla Türk toplumunun uygar dünyayla entegrasyonunun sağlanması yoluna girilmiştir. Onuncu Yıl Marşı’yle  bu destan  tüm yurtta yankılanır.

 

Atatürk 1933’te  gururla söylediği “10. yıl Nutku”nda, “az zamanda çok ve büyük işler yaptık” derken bunları ve halkıyla birlikte yapacağı daha birçok yenilikleri kastederek, yapılanlarla ulusunun gurur duymasını ve geleceğe güvenle bakmasını istiyordu. O’na göre bu, Kurtuluş Savaşı mucizesini gerçekleştirerek Cmhuriyeti kurmuş Türk milletinin hakkıydı. halk da bunun bilincinde olarak, yeniden var olduğu kutlu günlerin yıldönümlerini coşkuyla yaşıyordu. 19 Mayıslarda, 29 Ekimlerde, 30 Ağustoslarda  ulusun başı göklere eriyordu. Emin adımlarla çağa doğru ilerliyorduk…

 

Ne yazık ki bu “devri saadet” uzun sürmedi. 1950’den itibaren “karşı devrim” sürecine girilerek Atatürk sevgisi zayıflatılmaya başlandı. Gerici siyaset bezirganları günlük çıkarları uğruna laik Cumhuriyetin altını oyma yarışına girdiler.Yıllardır yaşamakta olduğumuz siyasal-toplumsal sorunların tohumları böyle atıldı. Bir zamanlar dillerden düşmeyen o şarkı da, bu yakın geçmişe duyulmaya başlanan derin özlemi anlatırcasına, daha bir hüzünle söylenir oldu, tek kişilik korolarda:

“Bir zamanlar maziye bak, ne kadar şendik!..”

 

Derin hayıflanmayı içinde barındıran bu şarkı nostaljiyi öldürürken, karamsarlığın kapılarını da ardına dek aralıyor ve herkesi, “dünle bugün” kıyaslamasına sürüklüyordu ister itemez. Diğer şarkı, sisler içinde bıraktıklarımızı daha bir netleştirerek, “efsane adamlar” döneminin şanslı tanıklarını hüzün tüneline sokmakta sakınca görmüyordu. Bir döneme damgasını vuran bu şarkılar, bugün başka duygularla söyleniyor artık:

“Maziye bir bakıver neler neler bıraktık…”

 

Biri benden, en çok istediğim şeyi dilememi istese, Atatürk döneminde yaşamış olmayı, Onu görmüş olmayı dilerdim.  Şimdi O bana bir büyük efsane, büyülü bir düşmüş gibi geliyor. O’nun yaşadığı, soluk aldığı Türkiye’de her şeyin farklı, her şeyin ilginç, her şeyin güzel  olduğunu düşünüyorum. Hayatın başka, hayatı yansıtan şarkıların, şarkıcıların başka olduğunu…Münir Nurettin, Safiye Ayla, Müzeyyen Senar ve o dönemin tüm sanatçılarındaki güzelliği,sıcaklığı, sevgiyi anlayabilir, onları yüreğimize kazıyabilir miydik  yoksa?

 

Atatürk’ten sonra sular  tersine akmaya başladı. Düşler kabus oldu, şarkılar sanki bir ağıt… “Yanık Ömer”bir yana, Cemal Safi’nin “İmkansız”ı  dahi söylenemiyor, oynanan  oyunlara reddiye olsun diye. Şarkıların söylenememesi bir yana,dünya haritasını yeniden çizen o büyük insanın adı silinmek isteniyor kurtardığı topraklarda.Aradan geçen bunca yıldan, kat ettiğimizi sandığımız onca yoldan sonra şimdi bu şarkılar,içimizdeki fırtınaları anlatmaya, öfkemizi dindirmeye, kanımıza dokunanı ifadeye  yetmiyor!

“Bütün kuşlar vefasız,mevsim artık sonbahar…”                        

YORUM EKLE