Denetim firmaları da denetlenmeli

Uzun yıllardır inşaat sektöründe çalışmalar yapan Yıldız Yapı İnşaat'ın sahibi Mehmet Yıldız, “Bence o denetim firmalarınıda denetleyen bir mekanizma olmalı” diyerek yapı denetim firmalarına dikkat çekti. Yıldız, “Bizler inşaatta teknolojiyi yakaladık, 3 ayda bina yapıyoruz ama teknolojiyi yakalamakla bitmiyor iş” dedi

Denetim firmaları da denetlenmeli

Röportaj sayfamızın bugünkü konuğu Büyükçekmece, Beylikdüzü bölgesinin tanınmış işadamlarından Yıldız Yapı İnşaat'ın sahibi Mehmet Yıldız, inşaat sektörünün genişlemesinin denetim firmalarının önemini daha da arttırdığını söyledi. Daha önceleri belediyelerin yaptığı denetim işinin özel firmalara verilmesinin önemli bir adım olduğunu ifade eden Yıldız, “Bizler inşaatta teknolojiyi yakaladık, 3 ayda bina yapıyoruz ama teknolojiyi yakalamakla bitmiyor iş.


Onun uygulanması çok önemli. Ben inşaatçı olarak kalıp yapılırken kalıbı çıkartıp tek tek ölçerim, demir kaç santim arayla konulmuş bakarım, binanın kolonu kaymış mı kaymamış mı bakarım. Ama öyle müteahhitler var ki işi ucuza getirmek için malzemeden kısıyor. Kimi denetleyicilerse geliyor binaya aşağıdan yukarı bakıyor ve 'tamam problem yok' diyor, gidiyor. Bunların denetlemediği inşaatlar hem kısa sürede yıpranıyor hem de büyük tehlike yaratıyor. Yani bu denetim firmalarının da denetlenmesi gerekiyor” dedi.

 

 

Şuan Türkiye ekonomisi inşaat sektörü üzerinde yürüyor gibi bir görüntü hakim. Hatta birçok çevre de 'sadece ekonomiye önem veriliyor' şeklinde eleştirilerde bulunuyor. Siz bu eleştirileri nasıl değerlendiriyorsunuz, gerçekten durum böyle mi?

Doğdudur, inşaat sektörü bir devletin, hükümetin, ekonominin kalbidir. Çünkü benim bildiğim kadarıyla 30 – 40 bin kalemi etkileyen bir sektör. Sadece bina yapılmıyor; bunun hortumu var, izolasyonu var, çivisi var... Yani sonuçta baktığımızda çok müthiş bir portföy.


Ama inşaat sektörü karton karton değişiyor. 5 sene çok iyi bir sürat alıyor 10 sene sonra bir durağana geçiyor tekrar bir ilerleme yapıyor. Şu an inşaat sektöründe ciddi çalışmalar var. Fakat bunun hem artısı hem de eksisi var. Evet inşaat bir çok sektörü tetikliyor. Ama sonuçta insanlar ne yapıyor? Bankalardan kredi kullanıyor, 20 – 30 yıl borçlanıyor. Belki de ömrü o borcu ödemekle geçiyor.

 

Ama herkes de ev sahibi olmak ister...

Tabi ki herkes bir evi olsun ister. Ama bunun insanları zor durumda bırakmayacak, kırmayacak, üzmeyecek şekilde olması gerekiyor. Geçenlerde sohbet ettiğim bir banka müdürü arkadaşım, kredi verdikleri 1000 kişiden 900'ünün ödeyemediğini ve icraya vermek zorunda kaldıklarını söyledi.


Yani bir tarafta da büyük bir mağduriyet var. Her sektörün kendine göre avantajı dezavantajı var ama inşaat sektörü piyasayı canlı tutan sektördür. Öte yandan ise bizim bir sıkıntımız yok ama müteahhit firmalar da çoğaldı. Ben 40 seneye yakındır bu işin içindeyim. Vatandaşın parası var diyelim, müteahhitlik yapayım diye düşünüyor. İnşaatı kalitelisini kalitesizini yapıyor, ne kadar bilgisi o tartışılır tabi.

 

Sokak arası müteahhitlere dikkat

 

1970'lerde göçün de artmasıyla herkes müteahhit olmuştu. Şimdi de deprem sonrası önemi artan kentsel dönüşüm projeleri nedeniyle bu iş revaçta sanki. Bu durum sizin gibi büyük ve bu işi layıkıyla yapan firmaları nasıl etkiliyor? Bir güvensizlik oluyor mu mesela...

Aslında kentsel dönüşümün gündemde olmasının yegane sebeplerinden birisi binaların çok çürük olmasıdır. Bu çerçevede devlet köprüler, viyadükler, inşaatları yeniliyor. Bir taraftan da vatandaşın evinin yenilenmesi için çalışmalar başlatıldı.


Olması gereken de bu aslında. Ama o sokak arası müteahhitler dediğimiz kişiler ne yapıyor; işi düşük bir rakama alıyor, bir çimento koyacağına yarım koyuyor, 10 demir koyacağına 8 tane koyuyor. Bu da amaca hizmet etmiyor tabi.

 

Peki 99 depreminden sonra yapı denetimi zorunlu hale getirildi. Devletin denetim mekanizması sağlıklı işlemiyor mu?

Hükümet, denetlemenin zayıf olduğunu ve binaların daha iyi denetlenmesi gerektiğini düşünerek bir yasa çıkardı. Tabi bu denetleme mekanizması eskisine göre çok iyi. Önceden belediyeler denetliyordu.


Ama malum siyasetle bağdaştığı zaman senin dostun, benim adamım, onun kardeşi diyor ve idare ediyordu. Tabi Allah korusun bir deprem anında ilk giden binalar da bunlar oluyordu. Şu anki denetleme mekanizmasını ne kadar sağlıklı tartışılır bilemiyorum ama geçmişten çok daha iyi olduğunu biliyorum.

 

Aşağıdan bakıyor gidiyor

 

Ama istenilen seviyede de değil mi? Denetleme yetkisi belediyelerdeyken araya siyaset giriyordu. Özel sektörde ekonomik ilişkiler mi?

Değil yani... Ben inşaatçı olarak kalıp yapılırken kalıbı çıkartıp tek tek ölçerim, demir kaç santim arayla konulmuş bakarım, binanın kolonu kaymış mı kaymamış mı bakarım. Ama öyle denetleyiciler geliyor ki binaya aşağıdan yukarı bakıyor ve 'tamam problem yok' diyor. Kimseyi zan altında bırakmak istemem ama ortada insan canı var. Bir deprem olsa binlerce insanın hayatı tehlikeye giriyor. Bence o denetim firmalarınıda denetleyen bir mekanizma olmalı.



Bizler inşaatta teknolojiyi yakaladık, 3 ayda bina yapıyoruz ama teknolojiyi yakalamakla bitmiyor iş. Onun uygulanması çok önemli. Büyükçekmece'de 2 sene önce bir kamu binası yapıldı. Şimdi boyası tamamen kalkmış, izolasyonu sarkmış... Siz bu müteahhide bu parayı veriyorsunuz, iki senede boyası izolasyonu dökülüyorsa demek ki bu adam işini doğru yapmamış, o denetleme firması da gerekeni yapmamış. Bu çok hassas bir konu, çünkü para devletin yani bizim cebimizden çıkıyor. Bu kadar boşa harcanmamalı, denetleme firması yetkilisi tek tek yapılanları kontrol etmeli; 'Allah kolaylık versin' deyip gitmemeli. Gerekirse o müteahhit tekrar çağrılıp, yaptığı kötü işi bedelsiz olarak yeniden yaptırılmalı.

 

Dediğiniz gibi İstanbul'da özellikle son 10 yılda inşaat sektöründe büyük bir canlanma var. Neredeyse tüm ilçelerde çok yüksek katlı binalara rastlıyoruz. Ancak inşaat ekonomiyi ayakta tutuyor diye kentin her köşesine böyle inşaat izni vermek gerekli mi?

Bu konuda ben de sizin gibi düşünüyorum. Benim naçizane fikrim tüm İstanbul'un içinde istisnai bir kaç tane gökdelen olabilir. Olmalıdır belki de bir ülkenin veya bir ilin gelişmesi, firmaların daha modern binalar yapması bizi gururlandırır. Ama şimdi bakıyorsunuz tüm ilçelerde 30 – 40 katlı binalar yükseliyor. Bir de 10 kilometre ileride 3 kat verilmiş, 10 kilometre gerisinde 30 kata izin verilmiş. Şimdi, jeoloji mühendisleri daha iyi bilir ama bunun altyapısı gerçekten sağlıklı mı diye düşünmek de gerekiyor.

 

Kredilerle iş yürütülüyor

 

Hükümet ekonominin çok iyi olduğunu, muhalefetse kapıda büyük bir krizin olduğunu söylüyor. Siz Türkiye ekonomisini nasıl görüyorsunuz?

İşadamları olarak çok zorlandığımız zamanlar oluyor. Açık konuşmak gerekirse ben 20 – 30 sene öncesini arıyorum. Çünkü o zamanlar daha çok kazanıyorduk, kazancımızı daha rahat harcıyorduk ve huzurlu bir ortam vardı. Belki kar oranımız azdı ama huzurumuz yerindeydi. Sonuçta bir iş yaptığınızda sonucu sizi yıpratmıyorsa, borçlandırmıyorsa kar oranı o kadar da önemli olmuyor. Şimdi bakıyorsunuz memurundan tutun esnafına, işadamından sanayicisine kadar herkes gırtlağına kadar borca batmış durumda. Esnafları dolaşıyorum, herkes şikayetçi. 50 lira masrafı var, 20 lirayla dükkan kapatıyor.


Ama ev kredisi var, araba kredisi var, kredi kartı var. Yani insanlara bakıyorsunuz krediyle hayatını sürdürüyor. Hafif bir sarsıntıda yıkılacak. Özsermayesiyle kredi ya da borç almadan işini yürüten kişi sayısı çok az. Devleti yönetenler söylenilen rakamlarla toplum arasındaki dengeyi çok iyi ayarlamalı. Rakamlar belki ekonominin iyiye gittiğini söylüyor ama toplum öyle demiyor. Biz iş adamları ya da esnaf olarak devlete zaten gereken desteği veriyoruz. Ben geçen yıl 700 bin liraya yakın SSK ve vergi ödemişim. Ama biraz da bu ödediklerimir bir nebze olsun bize yansımasını istiyoruz.

 

Bu yüksek katlı binalar, rezidanslar her yerde yapılıyor ve fiyat olarak da çok yüksek. Yani normal geliri olan bir insanın alamayacağı rakamlar telaffuz ediliyor. Kim alıyor bunları?

İnanın bazen ben de bazen işin içinden çıkamıyorum. Diyorum ki acaba Türkiye bu kadar zengin bir ülke mi zenginse neden topluma yansımıyor. Bana sorarsanız krediler nedeniyle gerçekleşiyor bu satışlar. Ama bana kalsa ben bu kredileri bu kadar açmazdım, daha seviyeli yapardım. Örneğin birisi daire alıyor; 2000 lira maaş alıyor, ev almak için 30 seneliğine 100 bin lira kredi kullanıyor ve 30 sene o krediyi vermek için uğraşıyor. İşte o zaman tüm hayatı ipotek altında oluyor.


Sadece  bununla da bitmiyor. Bilinçsiz kredi kartı kullanımı had safhada. Sonuçta tüm insanlar bankalara çalışıyor, kredilerini ödemenin derdine düşüyor ve alışveriş yapmıyor. Bir kıyafet alacaksa almıyor, boğazından kısıyor, gezmesini erteliyor. Tabi bu durum da küçük esnafa olumsuz olarak yansıyor. Tabi bir de durumu cidden iyi olan insanlar var, onlar tabi 1 trilyonluk daireyi alabilecek güçte.

 

Hayat borç ödemekle geçiyor

 

Gerçekten durumu iyi olan insan sayımız bu kadar çok mu?

Dediğim gibi ben de buna gerçekten çok şaşırıyorum; Türkiye bu kadar toplumu zengin mi? Ben normal seviyede kazanan bir işadamıyım ama 1 trilyon verip bir daire alamam. Bu durumda toplum olarak lüksü sevmemizin de etkisi olabilir. Avrupa'da insanlar 2 oda 1 salon evde yaşarlar, bir arabaları olur ve daha fazlasını istemezler. Kazandıkları parayı hayatlarını daha güzel geçirmek için harcarlar. Ama bizde ise 1'se 2 olsun, 2'yse 5 olsun düşüncesi var. Bu da tüm hayatımızın borç içinde geçmesine neden oluyor.

 

30 yıldır bu bölgede olduğunuzu söylediniz. Büyükçekmece'nin, Beylikdüzü'nün gelişimini nasıl buluyorsunuz?

Ben 40 senedir bu bölgede kalıyorum, Büyükçekmece'den dışarı çıkmak istemiyorum.  Beylikdüzü'nden o tarafı aşmak istemiyorum. Çünkü rahatız ve huzurluyuz. 20 sene önce Çekmece'den Topkapı'ya 15 dakikada gidiyordum şimdi bazen 3 saatte zor gidiyorum. İstanbul'da müthiş derecede trafik sorunu var. O tarafa gittiğimiz zaman bir günü yolda kaybediyoruz. Ki zaman bizim için çok önemli. Hem trafik, hem gürültü, hem yoğunluk...


Ama bizim bu bölge öyle değil. Hem esnaf hem de bizim çevredeki belediye başkanları da çok duyarlı çalıştılar ve buraları modern bir ilçe haline getirdiler. Beylikdüzü, Büyükçekmece, Silivri gibi ilçelerin içinde de sahillerinde de dolaşmak büyük zevk veriyor bana. Sessiz, sakin, otopark sorunu yok. Kafeteryası, restoranı, alışveriş merkezleri var; misafirlerimi rahatlıkla ağırlayabiliyorum. İstanbul'a gitmeye hiç gerek duymuyoruz. Umarım hem Büyükşehir Belediyesi hem de hükümetimiz bu sorunlara en kısa sürede İstanbul'un bu trafik sorununa çözüm bulur.

 

Sakinliğe ihtiyaç var

“Haziran'da seçimler var. Bir işadamı olarak seçimi nasıl değerlendiriyorsunuz; seçim ekonomiyi nasıl etkiler ve sonuçlarını ön görebiliyor musunuz?” sorusunu yönelttiğimiz Mehmet Yıldız, “Aslına bakarsanız son dönemde bazen televizyonu bile açmak istemiyorum. Siyasetten ziyade politikacıların söylemleri bizi yoruyor. Çok daha sakin olunmalı ve problemlere parmak basılması gerekiyor. Tabi mesleğimiz gereği siyasetçilerle daha doğrusu bürokrasiyle çok fazla irtibat halinde oluyoruz. Bu şikayetleri bazen onlara da söylüyorum, yani memlekette bu kadar sorun varken neden bunlara eğilmiyorsunuz da hep daha farklı şeylerle uğraşıyorsunuz? Tabi adı üstünde siyaset! Ben partilerin iyi ya da kötü yaptığı şeyleri eleştirmiyorum. Zaten toplum bunları görüyor, analizini yapabiliyor. Artık her saniyemiz siyasetle geçiyor; sokakta bir insanı da çevirseniz bir siyasetçiden çok daha iyi konuşabilir. Ben herkesin sandığa gittiğinde elini vicdanına koyup oy kullanmasını temenni ederim sadece ve seçimlerin ülkemiz için hayırlı olmasını dilerim. Sonuçta iyi olursa hepimize yansıyacak; kötü olursa da hepimiz faturasını ödeyeceğiz” cevabını verdi.

 

Beylikdüzü'nden sonrası farklı

“İstanbul'un geçmişini yaşayan insanlar zaten şu an bu çirkin görüntüden aşırı derecede rahatsız ve huzursuzlar” diyen Mehmet Yıldız, “Ben de mesela Beylikdüzü'nü geçtikten sonra kendimi farklı bir ülkede hissediyorum.


Büyükçekmece'ye gelince bir ohh diyorum. Bütün binalar 4 – 5 katla standart. Aslına baktığınızda tüm İstanbul böyle olmalı. Ben 5 katlı bir bina yapıyorum, yanına bir gökdelen yapıldığında güneşimden de rüzgarımdan da mahrum kalıyorum. Bu orada oturan, ev alan insana yazık etmektir. Avrupa'da bir caddenin başından baktığınızda öbür ucunu görürsünüz. Ama biz de öyle mi? Kimi bina öne çıkmış, kim arkada kalmış, kimi çapraz yapılmış... Bunun çözümü imar yasasında yapılacak bir değişiklikle bulunabilinir, yani devlet büyüklerinin bu konuya parmak basması lazım” ifadesini kullandı.

 

37 yıldır İstanbul'da

1963 Amasya Merzifon doğumluyum. 1977-78 senesinde Merzifon'dan ayrıldık, İstanbul'a geldik ki çok şükür bugüne kadar hala çalışmalara devam ediyoruz. Geldim geleli inşaat firmasını çalıştırdım, hem okudum hem de çalıştım. Yerel yönetim bazında ilk çalışmalarım oldu. Kurum ve kurumsal firmalarla hala devam ediyorum. Evliyim, bir kızım bir oğlum var.

 

KELİME OYUNU

Aile: Özveri istiyor. Aile ortamının iyiliği başarı da getirir

Çocuk: Gözbebeğimiz, geleceği için çalışıyoruz

Siyaset: Hizmet kurumu

İstanbul: Hem en güzel, hem en zor şehir

Geçmiş: Memnunum, keşkem yok

Gelecek: Hep umutluyum

Muhalefet: Evde bile var, ama seviyeli olmalı

İktidar: Güç ve hizmet

KAYNAK: GAZETE İSTANBUL

 

Güncelleme Tarihi: 11 Şubat 2015, 12:03

Zeynep Vural

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER