NTV'NİN YATACAK YERİ BİLE YOK!

Akşam Gazetesi'ndeki yazılarına kısa süre önce son verilen Gazeteci Tuğçe Tatari Medyaradar röportajcısı Alev Gürsoy Cimin'e çok çarpıcı açıklamalarda bulundu.

NTV'NİN YATACAK YERİ BİLE YOK!

 

Tuğçe Tatari ile öğle saatlerinde güzel bir mekanda buluştuk. Onu oldukça moralli gördüm. Tüm bu olup bitenlere rağmen rüzgarı arkasına almış ve sanki‘acımadı ki’ diyor. Gazetecinin cesur olanını severim, hele lafı eğip, bükmüyor ve karşımda olabildiğince açık konuşuyorsa daha da kıymet veririm. Tuğçe de öyle yaptı. Görüşlerine katılır ya da katılmazsınız orasını bilemem ama şu çok önemli; meslektaşların birbirini kötü günlerinde sahiplenmemesi ve meslek büyüklerimizin hatalı tavırları. Tuğçe’ye göre medyanın bu hale gelmesinin başlıca sorumluları onlar. Mesela NTV’ye çok kızgın. Açıkçası şaşırdım tepkisine, ona göre NTV ve benzeri bazı TV kanallarının ‘yatacak yeri bile yok’. TMSF sonrası Akşam Gazetesi’nde olup bitenlere ise hiç şaşırmıyor. Kendisini “hükümet mağduru gazeteciler” kervanında görüyor. Bakın neler anlatıyor. Neden umutsuz değil? Hükümeti hangi konuda sonuna dek destekliyor, hangi konularda oldukça sert eleştiriyor? Ben dinlemekten büyük keyif aldım. Dilerim aynı keyfe ortak olursunuz.



RÖPORTAJ: ALEV GÜRSOY CİMİN

TWİTTER:gazetecialev

GMAİL:[email protected]


Fotoğraflar: Cem Güner

NTV NİN YATACAK YERİ BİLE YOK! TUĞÇE TATARİ İÇİNİ MEDYARADAR A DÖKTÜ!

Tuğçe çok geçmiş olsun. Akşam Gazetesi’ne TMSF’nin el koyması sonrasında deyim yerindeyse gazetede büyük bir deprem oldu ve birçok isimle yollar ayrıldı. O deprem seni de sarstı. Peki ama neden, niye?

Niyesini aslında benim söylemem çok doğru olmaz. Daha öncede bu birçok meslektaşımın başına geldi. TMSF el koyduğunda çok çirkin bir şekilde işinden olanlar oldu. Ayrıca TMSF’ye gerek kalmadan patrona uygulanan baskı yüzünden de haksız yere işten çıkarılan meslektaşlarım oldu. O yüzden mağdur edebiyatı yapmak istemem. Ne ilkim ne de son olacağım... Esasında altı çizilmesi gereken konu; medya üzerindeki baskı son yıllarda çok ağırlaştı. AKP hükümeti bu baskıyı öyle artırdı ki “özgür basın” diye bir kavram kalmadı. TMSF’nin bir gazeteye el koyup, bir gazeteyi işletmesi, kimin yazıp yazmayacağına karar vermesi, kimin genel yayın yönetmeni olacağına karar vermesi hukuken doğru olmadığı gibi ahlaken de, meslek etiği olarak da doğru değil. Ama ülkemizde hukuka uygun olmayan öyle çok şey yaşanıyor ki…







GEZİ’Yİ YAZANLAR TASFİYE EDİLDİ

Senin de dediğin gibi son dönemde ve aynı eş zamanlama ile çok sayıda kurumda dikkat çeken önemli isimlerin işlerine son verildi. Ne oldu da aynı ana denk geldi. Sanki birileri düğmeye mi bastı. Yoksa tesadüf mü tüm bu olup bitenler?

Sanki değil, tesadüf hiç değil. Birileri zaten düğmeye basıyor. Bu bir nevi ‘Gezi operasyonu.’ Gezi Parkı sürecinde yazı yazanlar, Başbakan’ı eleştirenler, polis şiddetine dikkat çekenler, bazı iddia edilen konuların gerçekliğine inanmayan, sorgulayanlar cezalandırıldı. Biz bunu yeni yaşamıyoruz. Konu başlıkları değişmek suretiyle sık sık medyadan tasfiyeler yaşanıyor. Bugün “Gezi” dün “KCK”, Ergenekon ve Balyoz’la ilgili de yaşandı benzer olaylar. Medya tek renk, tek ses olsun istendi, e kısmen, büyük ölçüde de başarıldı.

Renksiz bir medya mı oluştu diyorsun?

Yaygın medya; tek sesli, tek renkli diyelim.



MEDYADA TEK SESLİLİK HAKİM

Böyle düz bir medya şekli var mıdır, ya da ne kadar yaşayabilir, kime ne verebilir?

İşte şimdi var. Yedi tane gazete aynı manşetle çıkıyor. Noktasına, virgülüne kadar aynı. Tek sesli medya işte tam böyle bir şey. Tek bir elden yönetiliyor sanki tüm gazeteler, televizyonlar, ajanslar.



GAZETECİ BİR OLAYA SEMPATİ İLE DE BAKABİLİR

Sen böyle bir şey bekliyordun sanki çünkü işine son verildiğini sosyal paylaşım sitesi twitter’dan ‘beklenen an geldi’ diye duyurmuştun.

Bekliyordum çünkü bir hafta önce internete düşürüldü benim işten kovulacağım. Uzun süredir uygulanan bir taktik bu. Biri işten atılacaksa, gözaltına alınacaksa ve yahut başına bir şey gelecekse önce dedikodu şeklinde internet sitelerine düşürülüyor, sonra gerçek oluyor. Benim adımı neden TMSF’nin kovacağı ya da Gezi Parkı’na sempati ile bakan isim olarak versinler ki? Ayrıca ben Gezi Parkı’na sempati ile de bakabilirim. Gazeteci olmam herhangi bir şeye sempati ile bakmamı engellemez. Okur değerlendirmesini yapar bunun. Taraflı bir yazar olduğunu düşünürse seni okumayı bırakır. Bir gazetecinin hangi görüşe sempati ile baktığını tespit etmek hükümetin işi değildir. Ayrıca Gezi Parkı’nda benim duruşum buraya sempati ile bakmaktan ziyade orada yapılan haksızlık, hukuksuzluklara dikkat çekiyor olmamdan ibaretti.



BENİM GEZİ PARKI’NDA OLMAM KADAR NORMAL BİR DURUM OLAMAZ

Bir gazetecinin Gezi Parkı’nı takip etmesinden daha normal ne olabilir ki, var olan bir olayı izlemek bizim mesleğin olmazsa olmazı değil mi?

Bu ülkede normal değil, normal şartlarda elbette normal bizim ülkemizde ise anormal. Gezi Parkı’nı takip ettiğimiz için dayak yiyoruz, işimizden oluyoruz. Hesap sorduğumuzda, hakkımızı aradığımızda ise bize verilen cevap ‘senin ne işin vardı orada oluyor’ halbuki biz gazeteciyiz. Esas bizim işimiz var orada. Ülke gündemi Gezi’ye kilitlenmiş, dünya konuşuyor, çok ciddi şeyler yaşanıyor, insanlar ölüyor. Gazeteciden ne bekleniyor Gezi Parkı’nı Anadolu Ajansı’ndan takip etmesi mi? makbul gazeteci öyle mi olunuyor? Bırakın Allah aşkına.

Ama bir de ‘onlar oraya gazetecilik yapmaya değil, provokasyona, kışkırtıcılık yapmaya gidiyor’ diyenler de ağırlıkta.

O eleştiriye soruyla cevap vermek istiyorum. Mesela provokasyona ne giriyor. Ben nasıl bir provokasyon yapıyorum? Mesela şöyle mi diyorum ‘arkadaşlar toplayın taşı, tüfeği, toplayın taşları şu bina hedefimiz’ falan mı diyoruz. Ne yapıyoruz, haber vermek, bilgi akışını sağlamak dışında. Gazetecilik dışında ne yapıyoruz?







HALK TV’YE MECBUR BIRAKILDIK

Mesela Halk TV’yi ele alalım. Gezi boyunca yaptığı yayınlarla oldukça dikkat çekti. Ama çok da eleştirildi. Provokasyon yapmakla suçlandı, kimleri tarafından alkışlansa da.

Halk TV benim beğendiğim bir yayıncılık ilkesiyle devam etmiyor ama bu bizim Halk TV’yi susturmamız gerektiği anlamına gelmiyor. Eğer birçok muhalif yayın olsa o zaman Halk TV de başka renk, bir başka görüş olarak değerlendirilebilirdi.. Ama hiçbir muhalif sesi yaşatmazsanız, muhaliflerin tek sesi gibi bir tek Halk TV kalırsa işte o zaman olmaz. Eminim ki muhalif olan birçok kişi de Halk Tv’nin yayınlarından hoşlanmıyordur. Muhalif demek Halk TV ile aynı görüşü paylaşan insanlar demek değil. Sonuçta; tüm haber alma mekanizmalarına müdahele ettiler ve Gezi Parkı’ndan tek haber alabileceğimiz yer Halk TV oldu ve bizi onu izlemeye mecbur ettiler.



HALK TV DE GEZİ’Yİ HAKKIYLA VERMEDİ

Peki, Gezi olaylarını hakkıyla veren başka hiçbir TV yok muydu?

Hayır, kesinlikle olmadı. Halk TV de aslında hakkıyla vermedi. Yayıncılığı kendi bakış açısıyla yaptı. Mesela bir izleyici olarak olayları onlar değil ben yorumlamalıyım, tarafsız yayın izlemeliyim kendi kanaatimi kullanmalıyım. Ama ben maalesef tüm ülke Gezi olaylarını sadece Halk TV’den izleyebildi. Çünkü başka hiçbir kanal adam gibi yayın yapamadı. Bu arada Halk TV’de büyük özveri ile çalışıldığı, muhabir arkadaşların canlarını tehlikeye atmak pahasına haberin peşinde koştuğu gerçeğini de göz ardı etmemek lazım. Hepsini tebrik ediyorum, sadece kanalla görüşlerim, yayın ahlakım uymuyor.



HALK TV’Yİ ELEŞTİRMEYE KİMSENİN HAKKI YOK; KİMSENİN YAPMADIĞINI YAPTILAR

Sana göre Halk TV yayınlarıyla bir kışkırtıcılık ve provokasyon yaptı mı?

Provokasyon diyebilmemiz için Halk TV’nin yaptığına, başka kanallar olayları doğru düzgün vermeliydi ki bizde ‘bunlar ne biçim yayın yapıyor, bir o kanala, bir de diğerlerine bak’ diyebilmeliydik. Şu anda Halk TV bize haber alma hakkımız olmadığı bir ortamda haber verdi. Şu anda kimsenin bu kanalı provokatörlükle suçlamaya hakkı yok. Hele hükümetin hiç... Sen medyanın ümüğünü sıkarsan ‘tarafsız yayıncılık’tan eser bırakmazsan bu sonuca da katlanmak zorundasındır.



AKŞAM ÇOK FARKLI SESLERİ İÇİNDE BARINDIRDI

Kısa süre önce yollarını ayırdığın Akşam Gazetesi’nin Gezi’ye bakışı... Manşetleri nasıl diye sorsam?

6 yıldır Akşam’da çalışıyordum. İsmail Küçükkaya yönetimindeki Akşam Gazetesi Gezi’ye duyarsız kalan gazeteler arasında yer almadı. Akşam Gazetesi her zaman içinde farklı sesleri barındırabilen şekilde yönetiliyordu. Mesela barış sürecinde gazete ile taban tabana ters düştük, tartıştık da ama bu hiçbir zaman görüşlerimden ötürü kovulmama neden olacak gerginlikler olmadı. İsmail Küçükkaya bu anlamda iyi bir yöneticiydi. Ben görüşlerimi her zaman dile getirebildim. Kandil’e gittim. Eminim gazete bundan hoşlanmadı. Çünkü konuya dair yayın dili bambaşka idi. Ama en nihayetinde ben yine yazılarıma devam ettim, işime son verilmedi.







KANDİL’E GİTMEMDEN GAZETEM HOŞLANMADI

Gazetedeki deprem Mehmet Ocaktan’ın gelişiyle başladı. Siyasetin içinden birinin gazetenin en tepe noktasına gelmesini nasıl yorumluyorsun?

Ben inan ki Mehmet Ocaktan’ı hiç tanımıyorum. Ancak herhangi bir gazetenin, herhangi bir medya kuruluşunun bir partiye direkt angaje olmuş biri tarafından yönetilmesi benim için kabul edilebilir bir şey değil. Bu sadece AKP için değil, CHP ve BDP de olabilir. Benim için kabul edilemez. Zaten medyada tek seslilik var. Tüm medya AKP’nin elinde. Bir tanesine daha tahammül edilebilmek, bir tanesini daha anlayışla karşılayabilmek mümkün değil.

Sizin işinize son verildiği ilk günlerdi sanırım. Yeni yönetimin yer aldığı İlk yazı işleri toplantısı yansıdı kamuoyuna. Akşam’ın yeni yayın koordinatörü Murat Kelkitlioğlu yazıişleri ve bölüm müdürlerine "Güçlü bir siyasi gazete yapacağız. Biz Başbakan’ı destekleyeceğiz." demiş. Şaşırdın mı bu ifadelere?

Hayır, hiç de şaşırmadım. Malumun ilanı yapılmış. Ancak meslek adına kabul edilir ifadeler değil bunlar. Böyle bir gazetecilik olamaz.



AKŞAM’IN OKUR KİTLESİ DEĞİŞİR

Akşam Gazetesi eski Akşam Gazetesi olmayacak sanırım?

Yenişafak, Star nasılsa o da öyle olacak. Ne bekleyebilirsin ki? Tercih edenler Akşam’ı okuyacaktır ancak eski okurun gazeteyi terk etmemesi imkansız. Okur yapısı mutlaka değişecektir. Gazetenin yapısının değiştiği gibi.



İSMAİL KÜÇÜKKAYA GAZETECİYDİ,   MEHMET OCAKTAN SİYASİ

Mehmet Ocak’tan’a şöyle bir bakarsak ve gazetedeki değişime, Eski Genel Yayın Yönetmeni İsmail Küçükkaya ile karşılaştırırsak, neler söylebilirsin?

İsmail Küçükkaya gazeteci. İster beğensin, ister beğenmesin insanlar ama bizim içimizden, işi bilen birinden bahsediyoruz. Bu karşılaştırma ona haksızlık olur. İsmail Küçükkaya ile kişisel sorunum yoktu. Yazı üzerinden ya da haber üzerinden tartışır ama sonunda mutlaka uzlaşırdık. En nihayetinde meselemiz haberdi.

Akşam Gazetesi’nin yeni künyesini nasıl buldun?

Benim gazete olarak kabul edebileceğim bir sistem yok şu an Akşam Gazetesi’nde.



AKŞAM YÖNETİMİNİN BENİ İSTEMESİ BENİM İÇİN HAKARET OLURDU

6 yıl dile kolay. Zor olmuştur senin için şüphesiz
.

Rutinim bozuldu. Düşünsene; 6 yıl boyunca ne yazdığın belli, hangi günler yazdığın belli. Büyük bir boşluk. Fakat öyle çok büyük acılar içerisinde değilim. Durum ortada. Bu şekliyle o yönetimin benimle devam etmek istemesi benim için hakaret olurdu.

‘Ben zaten yazmaz, istifa ederdim’ diyorsun yani?

İstifa etmezdim. Beni kovacakları güne kadar işimi hakkını vererek yapmaya devam ederdim. Sonuçta 6 yıl boyunca verdiğim bir emek var. Görüşlerim belli, duruşum belli. Eğer istemiyorlarsa hakkımı verip, tazminatımı ödemeleri gerekirdi. Her halukarda beklerdim kovulmayı. Tabii uzun vadede kovulmamak benim kendimi, mesleğimi sorgulamama neden olurdu.







EN BÜYÜK SUÇLU MESLEK BÜYÜKLERİMİZ; MESLEĞE SAHİP ÇIKAMADILAR

Medyanın gidişatıyla ilgili ne düşünüyorsun, buralara nasıl gelindi?

Bu uzun bir yolculuktu.. Son tahlilde buralara geldi. Bizim meslek büyüğü dediğimiz ‘usta’ gazetecilerin ilk günden bu yana sergiledikleri tutumlar geldiğimiz son halde büyük rol oynadı şüphesiz. Mesleğe, meslektaşlara sahip çıkılmadı. “Bana dokunmasın da kime dokunursa dokunsun” dediler. Çok kolay korktular, çok kolay istenen hizaya geldiler, çok kolay kendi elemanlarını kovdular, muhabirlerini harcadılar, çok kolay yayın çizgilerini değiştirdiler... Muhalif seslerin, iyi gazetecilerin arkasında durmadılar. O yüzden şu anda medyanın bugün yaşadığı sıkıntının sorumlusu genç nesil değil, yıllardır yöneticilik yapan, yıllardır yazarlık yapan eskiden çoğumuzun ‘usta’ diye andığı, şimdi adını dahi duymaya tahammül edemediğimiz meslek büyüklerimiz.

Kim bunlar mesela, var mı bir örneğin?

Birçok isim var. Hangi gazeteye bakarsan bak görürsün onlardan. Bunca sarsıntı içinde onlar hep koltuklarının derdinde, sıkı sıkı sarılıp oturdu. Ortalık toz duman olmuş, meslek elden gitmiş kimin umrunda.. 



HERKES MECBURİYETTEN HÜKÜMETİ DESTEKLİYOR

Bu yandaş –candaş konusundan hiç hoşlanmıyorum. Gazeteci gazeteci değil midir. Bu isimlendirmeler niye?

Ama değil. Şu anda gazeteci gazeteci değil. Bir özgürlük mevzu bahis olsa o zaman hükümet tarafını destekleyenler, övgü dolu yayınlar da olur ve buna kimse bir şey diyemez, sorun herkesin aynı dilde olması, medyanın büyük bir bölümünün hükümeti destekliyor olması, buna kendini mecbur hissediyor olması. Tek ses işte. Herkes hükümeti destekliyor. Mesela; Penguen belgeselini o kanalın yayın yönetmeni bu işi bilmediğinden değil buna mecbur olduğundan yayınlıyor. Kimsenin o anda penguenleri izlediğini düşünecek kadar az deneyimli veya saf değil kimse. Bugünlerde TV yöneticilerinin net iki seçeneği var. Ya saçma sapan belgeseller yayınlayacak ya da şapkasını alıp gidecek. Pek tabii; şapkasını da alıp gitmeyenler o yayınlarla anılmaya mahkûm olacak.



MEDYA DİBİ GÖRDÜ

Nereye kadar böyle gider bu süreç. Ya da böyle kim ne kadar dayanabilir?


Valla bence nereye kadar gidecekse gitsin. Dibi görelim.. Yapı tamamen çöksün ve sonra yeniden yapılansın. Zaten dibe çok yakınız. Bu işi zengin olmak için, koltuk için, güç için yapanların tasfiye olması, yerlerinin genç, idealist, mesleğine aşık, mesleğine saygılı meslektaşlarıma devir edilmesi gerekiyor.

Veda yazısı yazmana da sanırım izin verilmedi, Gerekçe ne?

Evet vermediler. Demek ki veda yazısı bile yazdıramayacak kadar sakıncalı görüyorlarmış beni.

Kendini “hükümet mağduru gazeteciler” kervanında görüyorsun. Hükümet gazetecileri mağdur mu ediyor ve neden?

Evet, öyle görüyorum. Daha öncede bunun birçok örneğine tanıklık ettik. Hükümet talimatıyla meslektaşlarımız işinden oldu. Bu bizler için şaşırılacak bir şey olmaktan çıktı.



HÜKÜMETİN ELEŞTİRİYE TAHAMMÜLÜ YOK

Tuğçe ben şöyle düşünüyorum, hükümetin doğrudan medyaya bir baskısı olmasa bile insanlar kendi iç kaygıları ile bir kontrol mekanizması geliştirdi. Belki de hükümetle hiç alakası yok, onlar “şöyle yazın, şu yayını yapmayın” demiyor, sanırım korku ve panikle oto sansürümüzü büyüttük... 

Hükümetle alakası yok diyemeyiz. Başbakan Erdoğan’ın kendisine muhalefet eden gazetecilerin isimlerini tek tek sayarak işten kovulmasını istemişliği var. Bunu canlı yayınla izledik geçtiğimiz yıllarda, defalarca.. Bu bizim kendi paranoyamız olamaz. Zaten bu medya üzerinde çok uzun zamandır yürütülen bir çalışma. Uzunca bir süredir devam eden korku ve baskı ortamını görmezden gelemeyiz. Ama şu açıdan bakarsak senin dediğinde doğru; Başbakan Erdoğan ve hükümetten gelen baskılar sonucu onlarca kişi işinden olunca yaşananlar sonucu medya yöneticileri de kendilerine oto sansür uygulamaya başladılar. Yayınlarsa kovulacağını bildi, bu onlara çok iyi şekilde öğretildi.







ÜZERİ KIRMIZI KALEMLE ÇARPILANMIŞ BİR İSMİM ARTIK

“Hükümet mağduru gazeteci”yim diyorsun ya o zaman bundan sonra ne olacak. Hükümetin istemediği birinin iş bulma şansı var mıdır, sen umutlu musun?

Yo elbette değilim. Nihayetinde sen artık üzerine kırmızı kalemle çarpı konmuş bir isimsin. Üzerini kırmızıyla çarpıladıkları birine hangi medya patronu cesaret edip de iş verecek. Zaten korkudan dizleri titriyor çoğunun. Elbette böyle bir ortamda umutlu değilim. Ama hiçbir süreçte sonsuza kadar devam etmez.

İnternet ortamı çok daha özgür. Belki seni de o mecrada görürüz. Hasan Cemal ve daha birçok isim gibi?

Tabii ki bir şeyler yapacağım. Bağımsız bazı projelerde yer alacağım.



MAĞDUR EDEBİYATINDAN HOŞLANMIYORUM

Birilerine kırgın ya da kızgın mısın yaşadıklarından ötürü?

Kırgın ve kızgın değilim. Dedim ya mağdur edebiyatından da hoşlanmıyorum. Bu ülke gerçekten mağdurlar ülkesi diyebiliriz. Sadece medya çalışanları değil. Kürter ve kalabalık azınlıklara yaşatılanlar hiç unutmamaız gerekenlerin en başında. Bir çok insana ağır bedeller ödetildi. Bu ülke kendi dindarlarını da mağdur etmiş, acı çektirmiş bir ülkedir. Zaten geçmişinde mağduriyet olan, mağdur edilmenin, ötekileştirmenin, hakarete uğramanın ne demek olduğunu çok iyi bilen bir iktidarın şimdi kendi mağdurlarını yaratıyor olması. Bitmek bilmeyen bir döngü gibi. Geçmişte yapılan ayıplar var ve biz bunlarla yüzleşmeye hep hazırdık. Ama hiç durmadan geçmişi tartışıyoruz peki ama bugüne ne olacak? Bugünün mağdurları ile kim, ne zaman yüzleşecek? Bugünün mağdurlarının hesabı bir 20 yıl sonra mı sorulacak?

"Basın özgürlüğü anlamında Türkiye en karanlık dönemini yaşıyor" diyorlar bu çok ağır bir söylem değil mi, sence nedir durum?

Türkiye her zaman yazar, çizer ve düşünürüne en karanlık dönemler yaşatmış bir ülke. Bu son dönemin en büyük farkı; sistematik bir şekilde medya üzerinde saldırı, baskı ve sansür uygulanmasıdır. En ufak eleştireye bile tahammül gösteremeyen bir hükümetin medyayı avucunun içine alması, basın özgürlüğünün kalmadığın ilanıdır aslında.



BAŞBAKAN GEÇMİŞTE MAĞDUR OLDU AMA ŞİMDİ DAHA BÜYÜK MAĞDURİYETLERE YOL AÇIYOR

Başbakan Erdoğan’ın medyaya yönelik tavrını nasıl değerlendiriyorsun?

Tahammülsüzlük.. Hoşgörüsüzlük.. Erdoğan’ın geçmişte medya tarafından büyük haksızlıklara uğradığı tartışılmaz bir gerçektir. Rencide edilmiş, insana yakışmayacak küçümsemelere maruz kalmıştır. Nedeni de inançlı biri olması, siyasete sağdan bakıyor olmasıdır. Yabancı dil bilmemesi ile canlı yayınlarda alay edilmiş, ettirilmiştir. Bu yüzden de kızgındır mutlaka. Ancak geçmiş kızgınlıklarını daha büyük mağduriyetlere imza atarak sonlandırmak, rövanşist olmak beraberinde başarısızlığı da getirecektir. Sol basını, Kürt basını, ulusalcı basını hatta son tahlilde liberal gazetecileri bile mağdur etti. Cezaevleri bu dönemin mağdurları ile dolu. Bir de tabi tartışmamızın tamamen yasaklı olduğu Roboski, Reyhanlı gibi mağduriyetler var.



GEZİ OLMASA YİNE KOVULURDUM

Gezi Parkı olayları hiç yaşanmasaydı sen şu an Akşam’daki görevine devam ediyor muydun hala?

Bu olaylar olmasaydı da TMSF el koyar koymaz ilk çıkaracakları isimlerden biri olurdum heralde. Sonuç olarak kendilerinin büyük destekçisi olup sadece bir, iki eleştiri yazısı yazanlara bile tahammül edemeyenlerin benim gibi bir yazara hoşgörü göstermesi zaten çok da beklenilmemesi gereken bir durumdu. Beni mimlemişler midir bilmiyorum ama benimle çalışmak istemediklerini biliyorum.

Sana bir şey söyleyeceğim ama bana kızma. Onca olay yaşandı, meslektaşlarımız cezaevlerinde. Evlere operasyonlar düzenlendi. Sen dedin ya meslek büyüklerimiz mesleğe sahip çıkamadı. Korktu. Onlar bile korkarken sen neyine güvenerek muhalefet ettin, hiç korkmadın mı başıma bir şey gelir diye?

Korktum tabii korkmamak mümkün mü? Yaşananlar karşısında korkmamak için insan olmamak gerkiyor.. Elbette korktum, hala daha korktuğum anlar, olaylar yaşanıyor ama korkumu kontrol etmek zorundayım. Eğer korkum benim görüşümünün, doğrumun önüne geçiyorsa –ki insanız hepimiz, bu da olabilir. Gazeteciliğe son vermek veya bir süre yani tekrar soğukkanlılığı kazanıncaya dek ara vermek, istifa etmek gerekir diye düşünüyorum. Sadece muhalefet etmek adına söylemiyorum bunu, korku hata yaptırır insana.

Yeni de bir evliliğin var. Eşin ne diyor senin durumuna. Rahatsız oluyor mu bu yaşananlardan?

Çoktaaan boşandım (Gülüyor) 2 yıl oldu.

Bilmiyordum. Şaşırdım.

Duyurmak için bir çabam olmadı.

Neden ayrıldınız diye sorsam çok mu özel olur?

(Gülüyor) Olmaz. Yürütemedik, bitti.

Görüşüyor musunuz peki bu zor günlerinde yanında olabiliyor mu?

Ankara’da yaşıyor, apayrı hayatlarımız var o nedenle görüşemiyoruz.



SIRANIN GENÇ MESLEKTAŞLARIMA GELMESİNİ BEKLİYORUM

Buradan var mı meslek büyüklerine iletmek istediğin bir mesajın?

Hiç bir mesajım yok. Ben onlardan çoktan vazgeçtim. Genç meslektaşlarım var, çok beğendiğim, hayran olduğum.. Sıranın onlara gelmesini bekliyorum.

O gençler de bu şartlarda meslek büyükleri gibi kormayacak mı?

Şartlar değişecek umarım birgün. Medya hep böyle devam edemez. Bu şekilde gazetecilik de yapılmaz. Bugün yapılanın adı gazetecilik değil zaten.



BUGÜN GAZETECİLİK YAPILMIYOR

Ailen ne diyor bu yaşadıklarına üzlüyorlar mı senin adına?


Hayır hiç üzülmüyorlar neden üzülsünler. Sadece uğradığım haksızlıklar canlarını sıkıyor. Endişeleniyorlar. Ailem gayet bilinçli insanlardan oluşuyor. Bir insanın düşünceleri yüzünden cezalandırılmasını kabul edecek kafa yapısında kimse yok aramızda.

Gazetecilik biraz da muhalefet etmek midir?

Gazetecilik doğruyu söylemektir. Muhalif olmaktan bahsetmeden önce biz Türkiye’de gazetecilerin ne kadar doğru ne kadar yalan söylediğine bakmalıyız. Eğer yüzdeye vurursak bunu; bugun yüzde 80 gazetelerin yayın ilkeleri yalanlar üzerine kurulu. Çarpıtmalar, yıldırmalar, çamur atmalar, yok saymalar, görmemeler, hedef göstermeler... Mesleğimiz çoğunlukla doğru icra edilmemekte.

Hiç doğruyu söylen yok mu, hepimiz mi yalancıyız?

Elbette doğruyu söyleyen hala bu işi layığıyla yerine getiren meslektaşlarımız var. Bazı gazetelerde de tek tükte kalsa hala iyi, güvenilir yazarlar, muhabirler, editörler var. Ama azınlıktalar.



Mesela Sözcü Türkiye’de farklı bir soluk nasıl buluyorsun bu gazeteyi?

Sözcü de sadece bir görüşün sesi. Hakkı ile muhalefet yapan başka gazetelerde olmalı ki Sözcü de olsun. İsteyen okusun istemeyen okumasın. Muhalefet sadece Sözcü ya da Yurt Gazetesi’ne bırakılmamalı. Sonuçta muhalif olup da Sözcü gibi düşünmeyenler de var. Onlar kimi okuyacak, nereden haber alacak?

Günlerdir Gezi Parkı olaylarını takip ediyoruz. Park da açıldı artık. İnsanlar daha ne istiyor. Sence daha ne kadar devam edecek, çok uzamadı mı?

Bence artık olaylar park düzeyinde bitmeli. Yani mesele parka girdin mi çıktın mı olarak kalırsa, öyle devam edilirse Gezi ruhuna da haksızlık edilmiş olur. Bu süreçte yaşanan tüm mağduriyetlerin hesabı da sorulmalı tabii. Peşi bırakılmamalı. Forumlar devam etmeli, insanların eylem hakkı elinden alınmamalı. Sadece iş parka girdin girmedin düzeyine düşmemeli.

Gezi Parkı direnişi biraz abartılmadı mı?

Yo hayır abartılmadı. Bence insanlar dolmuştu Gezi de patlama noktası oldu. Emek Sineması’na bir grup sanatçı yürüdüğünde korkunç bir şekilde müdahale edildi, 1 Mayıs olayları keza yine öyle. Gezi’ye inanılmaz kötü bir müdahale yapıldı. Ağaç nöbeeti tutan insanlara gaz sıkıldı, jop kullanıldı. Dayak atıldı. Bu kabul edilemez.



Belki de tarihe geçecek olaylara tanıklık ettik şu kısacık süreçte.

Belki değil tarihe geçti bile.

Medya anlamında da ilginç olaylara tanıklık ettik. Mesela bir ağaçla röportaj yapıldığını ben ilk kez gördüm.

O gazetecilik değil kepazelikti. O tarz gazeteciler geçmişte de çoğumuzla ilgili çirkin yayınlar yaptılar. Korkunç suçlamalarda bulundular. Mesela şimdilerde Memet Ali Alabora’ya karşı başlattıkları karalama kampanyası benzeri haberler yapıyorlardı. Biz biliyorduk onların ‘tarzını’ şimdi tüm ülke hatta dünya öğrendi.

Seni en çok şaşırtan olay ve habercilik neydi bu süreçte?

Dünyanın en ünlü gazetecilerinden Christiane Amanpour öyle kepaze bir şekilde gündeme getirdiler ki kadın da şaşkınca takip etti süreci. Ortadoğu’da rejimleri, yıkılmaları yeniden yapılanmaları filan baştan sona takip etti kadın ama hayatında ilk kez böyle birşeye maruz kaldı heralde. Sonuçta mesleğin çoğunluğunu bu tip haberi makul görenler teşkil ediyor bugun. Haliyle de sokaklarda insanlar artık gazetecileri yuhalıyorlar. Meslek yerlerde. Eh buna sebep olanlar utansın.



28 ŞUBAT MEDYASINDAN FARKIMIZ YOK

28 Şubat dönemindeki medya ile şimdi ki medya arasında benzerlikler var mı?

Elbette o dönemde de arkadaşlarımız çok zor yayıncılık yapmış. Kanallar basılmış, haberler sansürlenmiş. Her an bir müdahale beklenmiş. Aslında yaşananlar birbirine çok benziyor. Değişen tek durum var; O dönemde mağdur edilenlerin çoğu şimdi mağdur eden konumunda. Ha, bir de; şu an sahnede asker yok polis var.. 

Ben seni yine de çok umutsuz görmedim... 

Elbette değilim çünkü şahane meslektaşlarım da var. Hep beraber mesleğin haysiyetini geri kazanacağız.. 



BARIŞ SÜRECİNİ DESTEKLEDİM

Peki bu hükümetin yaptığı hiç mi iyi bir şey yok, hep mi olumsuz bakıyorsun, o kadar açılım, demokratikleşme paketleri?

Barış sürecini destekledim, tüm olumsuzluklara rağmen, hoşuma gitmeyen unsuzrlarına rağmen de desteklemeye devam edeceğim. Bu açılımı destekledim. Benim meselem AKP muhalefeti yapmak değil. Yani ne olursa olsun karşılarındayım gibi bir delirmişlik içinde değilim. Barış sürecine kim adım atsaydı desteğimi verirdim AKP attı, desteğimi verdim, vermeye de devam edeceğim.



BARIŞ SÜRECİNİ DESTEKLEMEYE DEVAM EDECEĞİM

Umutlu musun süreçten?

Elbette umutluyum. Her ne olursa olsun barış gelmeli. Artık acılar, haksızlıklar, hasretler son bulmalı. Ben bu sürecin destekçisi olmaya devam edeceğim.

Türkiye’de Kürtlerin mağdur edildiğini düşünüyor musun?

Elbette düşünüyorum. Sadece siyasi figürler değil Kürt halkının neredeyse tamamı çok ağır bedeller ödedi.

Cezaevindeki meslektaşlarımızın özgürlüğüne kavuşabilecekleri konusunda umutlu musun? Anayasa Mahkemesi’nin 10 yıl tutukluluk kararı var

Şimdi hangi meslektaşlarım diye sormak lazım. Mesela Kürt meslektaşlarımı mı? Onların kaderi barış sürecine ve orada yapılacak pazarlığa bağlı.. Ergenekon Davası’ndan yatan meslektaşlarım mı?. Balbayı sevin sevmeyin, Tuncay Özkan’ın yayıncılığını beğenin ya da beğenmeyin. O insanlar orada siyasi nedenlerle yatıyor. Siyasi bir pazarlığın konusu olduklarında tahliyeleri söz konusu olacaktır. Yoksa zor.

Medyada rövanşın alınacağını düşünüyor musunuz?

Ben rövanşist biri değilim. Bunu AKP medyası tarafından kovulmuş, AKP polisi tarafından tartaklanmış biri olarak söylüyorum. Rövanş arzulamak, geleceğe haksızlık olur. Eğer ben şimdi 30 yıl önce meslektaşlarımın yaptığı haksızlığın bedelini ödüyorsam benden sonra gelecek genç nesiller de benim hatalarımın bedelini ödememeli. Bu kısır döngü son bulmalı.







NTV’NİN YATACAK YERİ BİLE YOK

Son bir soru Türkiye’de dezenformasyon yapmayan gazete, televizyon ve dergi var mı?

Var tabii ki. Mesela t24 internet sitesi dezenformasyon yapmıyor. Bianet’de mesela.. DHA’yı da takip ediyorum, geçtiği haberlere güveniyorum. Sanırım en fenası NTV. Feci bir şekilde yönetiliyor, bence artık onların yatacak yeri bile yok. Asla kabul edilmeyecek yayıncılık ve habercilikten başka herşeye benzeyen işler yapıyorlar. Hayatta çalışmayacağım yerlerden biridir NTV. Büyük konuşmak gibi olmasın ama patron değişmediği sürece çalışmak istemeyeceğim bir yer.

Çok katı gördüm NTV’ye karşı seni. Son dönemde zaten şamaroğlanına döndü. Gezi Parkı olaylarındaki yayın politikasıyla.

Hak etmediler mi sence?

Zaten NTV’den sana öyle bir teklif gelmez diye düşünüyorum. Buna cesaret edebilirler mi şüpheliyim ?

Yarın öbürgün devran döner. Bizler onlar için istenenler listesine yeniden girebiliriz. Ama bugünleri unutmamak lazım. Ben kendi adıma unutma niyetinde değilim.

Çok teşekkür ediyorum. Çok cesursun. Dilerim en yakın zamanda yazılarını yazabileceğin yeni bir mecrada okuyucularınla buluşursun.

Güncelleme Tarihi: 11 Temmuz 2013, 13:22
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER