Bir yol hikayesi(2)

Yoruldum bu gün yalnızlıktan. Hadi artık, kalksın artık şu uçakta, nereye gidecekse gitsin. Düşünüyorum da, bugün sadece üç kez konuştum galiba. 
Otelde, kahvaltıya indiğimde “günaydın”, taksiciyle “havaalanı lütfen”, bir de gün içinde “Meryem ana kilisesi nerede?” Kiliseyi sormak için boşuna konuşmuşum zaten, zaman yetmedi gidemedim.

Bazen kimseyle konuşmadığım günler oluyor, o zaman konuşmayı unutmuşum gibi hissediyorum.
Haaa, birde dolaşırken, Diyarbakır kalesi üzerinde yazan yazılara takıldı kafam.  “Aslı seni seviyorum”, “Murat seni seviyorum” gibi aşk sözleri yazmışlar. Yahu ne diyeyim ben size, adamlar çin seddi gibi kale yapmışlar, siz oraya tebeşirle “seviyorum” yazmayı marifet mi sanıyorsunuz?  Orada 30 uygarlığı yansıtan motifler, kitabeler var. Ayıp, ayıp…

Kalelere isim yazıp, banklara, ağaçlara kazı yapacaksın da ne olacak be arkadaş? Seviyorsan git ona söyle, bitsin. Ya da daha yaratıcı bir şeyler bul.
Hani bazen, ev sahibi “buraya çöp döken eşşektir” yazar kapının önüne  ama başa çıkamaz, yine çöp dökerler hem de “eşşek” olmayı göze alarak. Eşek güzel hayvandır severim ben, burada ona biraz haksızlık oldu sanki. 

Ne çok yorulmuşum meğer yürürken, ayaklarımın sızladığını oturduğumda anladım. Uçağa bir yerleşsem, okurken kestiririm belki biraz. 
Otobüs yolculuklarında, bazen yanındaki çok konuşmayı seven biri olur, çocukluğundan itibaren hayat hikayesini elin mahkum dinlersin,  hatta yemek tariflerine bile girer, çocuklarının hangi yemeği sevip sevmediklerini de öğrenirsin. Bir süre sonra da, çocuklar sanki elinizde büyümüşte tanıyormuş gibi hissetmeye başlarsın. Uyumak istersin uyuyamazsın ama uçakla seyahat edenlerde Allahtan böyle bir durum yok. Belki yolculuk süresi kısa olduğu içindir diye düşünüyorum.

Ben sağa sola bakıp, bir şeyler yazmaya çalışırken, havaalanında sesler azaldı. Başımı kaldırdığımda bir de ne göreyim “uçağa son çağrı” yazıyor. Yazıklar olsun bana yaa, gözümle baka baka uçağa el sallayacağım nerdeyse. Herkes gitmiş yerleşmiş, ben uçağa doğru koşturuyorum.  Uçak rötar yapınca biz bekliyoruz, bir kere de biz rötar yapsak ne olur sanki?

Nihayet bindim, sırt çantamın içinden kitabımı çıkarıp, çantayı üste yerleştirdim. Yerim koridor tarafında ama cam kenarında bir bayan oturuyor, orta koltuk boş. Ortaya oturmam daha doğru sanırım. Bayanın yanına tabii, ee bizde de mertlik var ya bir şey diyemiyorum. Otobüs şirketleri, bayan yanına bay vermiyor ama havaalanları bu kuralı pek sallamıyorlar galiba. Ne olacak ki sanki bayan yanında bay oturunca, saçmalık. Onun koltuğu ayrı, senin ki ayrı. En fazla uyuyunca adamın omuzuna düşersin. Neyse ki uzun bir uçuş değil.

Geçen yıl, on üç saat süren uçak yolculuğum olmuştu. Yanımda Fransız bir çift oturuyordu.Fransızlar kibardır derler, doğruymuş.  Koridor tarafındaydı yerim. 
Ben bir ara dalmışım, adamın omuzunda mışıl mışıl uyumuşum,  uyandırmamış. En sonunda, tuvalete gitmek zorunluluğu hissetmiş olacak ki, hafifçe dürttü beni, nasıl utandım anlatamam. Uyku sersemi adama “Sorry, sorry” diyorum. Ayaklarımı koridor tarafına çekip yol vereyim istedim, bu sefer önümdeki koltuğun cebine koyduğum kulaklık kablolarına dolaştı adamcağız. 

Of, tam komedi. Sonunda, uçağımız havalandı. Bu gece acayip türbülansa girdik. Bir ara tırstım, çok salladı kaptan çook.  Aaa, kaptan dedim de, tam 20 dakika oldu uçak kalkalı, pilotun sesi hala yok. İnşallah pilotsuz uçmuyoruzdur. Tanıtmadı kendini, tanıtsa ne olacak, zaten hiçbir uçuşumda, isimlerini tam olarak anlayamıyorum ki. Ne dedikleri pek anlaşılmıyor pilotların, yorgun, bezgin gibi bir sesleri oluyor, sanki ne dedikleri anlaşılmasın diye uğraşıyorlar. Bu gece hosteslerde acil durumlarda ne yapacağımızı anlattılar mı acaba hiç görmedim, yada ben farketmedim. Pandomim yapıyorlarmış gibi geliyor bana. Zaten, baştan sona o hareketleri de hiç izleyememişimdir. Acil durumda ne olabilir ki? Uçak düşer işte. Düşen bir uçaktan da bu güne kadar oksijen maskesiyle, can yeleğiyle kurtulan hiç duymadım.” Önce kendinize, sonra çocuğunuza takın oksijen maskesini”  diyorlar ama uçak düştü mü herkese geçmiş olsun, tüpmüş, yelekmiş hiçbir şey kurtaramaz bizi.
Hani birde, acil çıkış kapısının önünde oturan yolcular için anons yapılır ya,  bugüne  kadar “ ben bu görevi yerine getiremeyeceğim” diyenine hiç rastlamadım arkadaş.  Acayip bir milletiz valla, yeter ki görev olsun. Bir kere bende denk gelmiştim o kapıya, ayıp olur diye yapamam diyemedim. Bugüne kadar kimsenin yapamam dediğini duymadım, bana salakmışım  gibi bakarlar diye korkarım. Neyse, acil durum olursa bakacağız artık bir şeyler.
***
Şimdilik, sevgiyle kalın...
  

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Sevim Güney Arşivi