31 Mart’a Bir İki.

 31 Mart seçimleri hukuken bir yerel seçim adı taşıyorsa da, iktidar ittifakının seçimleri bir “beka” sorununa dönüştürmesi seçimi yerel formattan uzaklaştırdı. Yirmi beş yıllık yerel, on yedi yıllık tek parti iktidarının, devletin en tepe yönetim erki tarafından bir beka (olmak yada olmamak) sorununa dönüştürmesi yerel talep ve proje tartışmalarını silikleştirdi, hiçleştirdi.

Seçim yarışına katılan belediye başkan ve meclis üyelikleri için yarışacak adayların temsiliyet değerlerini kimse fazlaca önemsemiyor artık.

Oysa yerel halk kitleleri belediye başkan ve meclis üyelerini neden seçerler? Yaşadıkları şehir ve ilçelerdeki kamusal ortak işleri yürütmek üzere, şu yada bu partide örgütlenmiş, hemşerilerden “biz daha iyi temsil ederiz” diyen herhangi birilerini demokratik yarış ortamında, belirli bir zaman için seçme işidir. Bu işin temel amacı kent yaşamını daha da kolaylaştırmak, kentin gelişim ve ihtiyaçlarını karşılamak değil midir? Yani sınırları kanunla belirlenmiş hizmetlerin yürütülmesi işi için seçim yapılmaz mı? Yerel seçimlerin vizyonu da misyonu da bu değil mi? Nerden çıktı bu BEKA? Nereden çıkıyor bu “kerameti kendinden menkul” insancıklar? Üstünlük fiyakaları, kurtarıcı hizmet ehilleri? Güç kudret böbürlenmeleri? Ne oldum delisi hastalıklı hezeyanlar. Ne bu ? Ağa maraba takıntısı? Ne bu milyonluk promosyon rüşvetleri?

Hoş, yerel yönetimlere seçilenler ve seçilmek isteyenler yukarda tarif ettiğimiz gibi mi yönetiyorlar dı yada yönetecekler? Elbette hayır. Bunun için “ihanet edilmiş” İstanbul’a ve ilçelerine ülke geneline bakın, dünü ve bu günü, asgari ahlak ve vicdan süzgecinden geçirin bir tek yurttaş bulamazsınız ki “evet bunlar belediyeleri adalet, ahlak, tarafsızlık, vicdan, ölçüsünde kentlerin tarihi ve doğal dokusunu yağmalamadan hizmet ettiler” desin. Hiç bu görevlere gelmişte zenginleşmeden gitmiş kaç örnek vardır? Devrimci, demokrat ve yurtseverler istisna. Çünkü onların payına ya ölüm , yada zindan düşer de ondan. Ne demişti Demirel Çorum yanarken, “Çorum’u bırakın Fatsa’ya bakın.”

Yerel seçimleri iktidar gücünü kaybetme eşiği olarak görüp telaşa kapılanlar, en üst düzeyde sahaya inme yetmezmiş gibi, devletin bütün imkan ve olanaklarını ve de kudretini kullanıp tarihin en adaletsiz seçimini ülkeye dayatmaktan da öte, kendisinden olmayan herkesi düşman gören bir akıl tutulmasına yol açmış durumda. Seçimler kendi mecrasından uzaklaşınca yurttaşlar belediye yönetimlerine aday olanlardan çok, ülkenin bir kaosa sürüklenmesinden endişe duymaya başlamış olacaklar ki, adaylara göre değil, liderlere göre vaziyet almaya yöneldiklerini izliyoruz. Belki de murat edilen, istenen şey buydu belkide! Seçilirse adaylar liderin sayesinde seçilmiş olacaklar ki lidere tam sadakatle bağlansınlar. Halkın temsilcisi yerine liderin yereldeki askerleri olsunlar.

Bu ortaya çıkan durumu daha da detaylandırabiliniz ama her şey ortada. Öte yandan muhalefet edenler de, en basit aday belirleme yöntemlerinden tutunda, giderek katı merkezileşmenin karşısına, temsiliyetin tabana yayılmasını ön gören söylemlerin ötesinde ilkesellikten ve pratikten yoksundurlar. Kendi içlerinde geliştirdikleri ve ülke geneline örnek ve umut oluşturacak demokratik programlardan uzaktırlar. Ne yazık ki durum mevcut iktidarla yani, “millet ittifakıyla, cumhur ittifakı”nı biçimsel olarak farklılık izlenimi veriyorsalar da öz itibarıyla aynılaştırıyor. İktidarın yaptıkları ve yapmak istedikleri ile düzen içi muhalefetin, sermaye sınıflarının giderek daha da merkezileşen çıkarlarına paralel olarak yerelde, genelde ve uluslararası alanda tam bir işbirlikçi yapılar olduğunu görmek için çok kafa yormaya gerek yoktur. Muhalefet de o oranda milliyetçi, şoven ve militaristtir. Savaş ve çatışmacı refleksleri, demokratik söylemleri ne yazıkki gölgede bırakacak güçtedir. “Getir idam teklifini oy vermezsem namerdim” söyleminin üzerine sol gömleği giydirmezsiniz. Giydirseniz de hep olduğu gibi eğreti durur. Bakınız “dokunulmazlıklar.” Şekil A da görüldüğü gibi.

Gelir dağılımın bu kadar adaletsizleştiği, işsizlik ve güvencesizlik, çatışmacı dil ve davranışlar halk kitlelerini eskiden “kötünün iyisini” tercih etmeye iterdi. Şimdi halk kitlelerini korku atmosferi içinde kötüler arasında “en kötüden kurtulma” refleksine yönelmiş gibi gözüküyor. Anket okumalarında bu yansıyor. Çünkü; bir iktidarın, yandaş yada muhalif tüm yurttaşlara din, vatan, bayrak, vatan, bölünme paranoyası gibi söyleyecek bir başka sözü kalmamışsa o ülkenin başı dertte demektir. Ondan kurtulmak gerek. Halkımızın sağduyusuna inanıyorum. …bu ölümlü bu yaşanası dünyada…” barış içinde yaşayıp, torunlarıma barış içinde yaşayabilecekleri bir ülke ve dünya istemek suçsa, günahsa, o suçta günahta bana aittir.

Kaynak: HABERDAR
YORUM EKLE