İSTANBUL’DA KENTLEŞME VE EKOLOJİK SORUNLAR-2-

 Sevgili Okuyucularımız, geçen hafta başladığımız İstanbul’un çevresel sorunları ve tüm bu sorunlara rağmen sahip olduğu doğal ve kültürel zenginliğinin korunması ve bunun gelecek nesillere aktarılabilmesi için bu problemlerin tüm İstanbullular tarafından bilinmesi ve korunması konusuna değineceğiz. Görevimiz bilgiyi paylaşarak daha çok kişiye ulaşmak. Bu yazımızda İstanbul’un hayat kaynağı Belgrat Ormanından bahsedeceğiz.


İ.Ü.Orman Fakültesi Araş. Gör. Simay Kırca, aynı üniversiteden Prof. Dr. Alper H. Çolak, Dr. Seyit Ali Kahraman ve Prof. Dr. Nurhan Atasoy’un araştırmalarına göre, Belgrat Ormanı günümüzde her ne kadar 5524 hektarlık bir alanı kapsıyorsa da, tarihsel süreç içerisinde ormanın kuzeyde Karadeniz kıyısına, güneyde Ayazağa’ya, batıda Göktürk’e ve doğuda Sarıyer üzerindeki Kabataş tepesine uzandığı ve yaklaşık 13000 hektar alanı kapladığı bilinmektedir. Ancak bu ormanın tarihsel önemi, yalnızca İstanbul’u kuzeyden kuşatan bir “ağaç deniz”ini andırmasından değil, İstanbul’un ana su kaynaklarından biri olmasından ileri gelmektedir.


Bizans İmparatorluğu Dönemi’nde su kemerleri ile Belgrat Ormanından Suriçi’ne ulaştırılan su, Osmanlı İmparatorluğu Dönemi’nde şehirdeki yaşamın vazgeçilmez bir parçası olarak kabul edilmiş ve Mimar Sinan’ın en büyük eseri olarak kabul edilen Kırkçeşme Su Yolu inşa edilmiştir. Daha sonra her biri su mimarisinin birer başyapıtı olarak görülen bentlerin inşa edilmesi ve bu sisteme Taksim Su Yolu’nun da katılmasıyla Belgrat Ormanı, Osmanlı Sultanlarının üzerine titredikleri bir orman olmuştur. Bunun en önemli göstergesi ise, ormanın ve suyollarının korunması için kurulan teşkilat yapısı ve bu yapının bizzat Sultanlar tarafından ferman ve emirlerle sürekli denetim altında tutulmasıdır. Belgrat Ormanının tarihsel gelişimi; su üretimi, doğa koruma, üretim, eğitim ve rekreasyonel kullanım konuları kapsamında özellikle Osmanlı İmparatorluğu’ndan günümüze kadar geçen süre ele alınarak incelendiğinde Belgrat Ormanı’nın parçalanarak yerleşimler, maden alanları ve alt yapı tesisleri ile çevrelenmiş bir ada görünümüne bürünmüş olduğu güncel sınırlarının içinde barındırdığı biyolojik çeşitlilik (bitki ve hayvan çeşitliliği) ve kültürel zenginliğin, benzersiz bir doğa ve kültür mirası olarak ele alınması gerekmektedir. İstanbul’un tüm olumsuz gelişmelere rağmen sahip olduğu doğal ve kültürel zenginliğinin korunması ve bunun gelecek nesillere aktarılabilmesi için bu yaklaşımın İstanbul’un tüm ormanları için benimsenmesi gerekmektedir.


Bize düşen görev bu değerleri ilköğretimden başlayarak çocuklarımızı bilgilendirmektir. Bize Sultan Tayyip’in doğayı perişan edecek 3. Köprü, 3. Hava alanı, kuzey yolları tüm Trakya’yı öldürecek “Kanal İstanbul” projesi değil, Sultan Süleyman’ın “her mahallede birer çeşme olması ta ki her yerde pir ve zaif ve dul hatunlar; uşacık oğlancıklar testilerini doldurup devam-ı devletime dua ideler…” sözü ile özetlediği isteği üzerine yapılmış, içlerinde “suyolcu” denilen tamir görevlilerinin dolaşabileceği yükseklikte kanallar ile şehirde dağıtılan bu suların, pompa diye bir teknolojinin olmadığı o günlerde su terazileri ile yüksek yerlere çıkması sağlanmış ve sıkı bir düzenle hamamlara, çeşmelere, cami şadırvanlarına ve bazı durumlarda özel konaklara su dağıtılmasını sağlamış “Kırk Çeşme Su Yolu” projesidir. Şimdi artık çeşmeler akmaz yapılar halinde kalmışlardır. Ben bile çocukluk yıllarımda olduğu gibi top oynadıktan sonra çeşme yalağına avucumu dayayıp su içtiğim günleri arıyorum. Pet şişelerde bile su bulamayacağımız günlere hızla gidiyoruz. Konumuza devam edeceğiz. Sağlıklı kalmanız dileklerimle.
Kaynak: HABERDAR
YORUM EKLE