Karbonun yeni rotası: Maliyet mi rekabet anahtarı mı?
Türkiye, iklim politikalarında uzun süredir konuşulan ama somut adımı beklenen bir eşiği nihayet geçiyor. Emisyon Ticaret Sistemi’nin (ETS) bu yıl mevzuatının tamamlanarak pilot uygulamayla hayata geçirilmesi, yalnızca çevre politikası açısından değil; ekonomi, sanayi ve rekabet gücü bakımından da tarihsel bir dönüm noktasıdır. Bu adım, 2053 net sıfır emisyon hedefinin bir temenni olmaktan çıkıp, planlı bir yol haritasına dönüştüğünün en açık göstergesidir.
ETS’nin temel mantığı nettir: Karbon artık “bedelsiz” değildir. Sera gazı emisyonlarına bir üst sınır getirilir, bu sınır dahilindeki emisyon izinleri piyasa koşullarında alınıp satılır. Daha az kirleten kazanır, daha çok kirleten bedel öder. Bu yaklaşım, yasaklayıcı değil yönlendirici bir mekanizmadır. Sanayiciye “üretme” demez; “daha temiz üret” der.
Çimento, demir-çelik, kimya ve alüminyum gibi yüksek emisyonlu sektörlerin kapsama alınması tesadüf değildir. Bu sektörler hem Türkiye sanayisinin bel kemiğini oluşturmakta hem de Avrupa pazarlarıyla yoğun ticari ilişki içindedir. Tam da bu nedenle ETS, çevre politikası kadar bir dış ticaret ve rekabet stratejisidir.
Avrupa Birliği’nin Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması (SKDM) ile birlikte karbon, artık ihracatın gizli maliyet kalemlerinden biri haline gelmiştir. Eğer Türkiye kendi karbon fiyatlama sistemini kurmazsa, bu bedeli AB’ye ödemek zorunda kalacaktır. ETS burada kritik bir kırılma noktası sunuyor: Karbon maliyetini dışarıya aktarılan bir vergi olmaktan çıkarıp, içeride yönetilen bir dönüşüm aracına dönüştürmek.
Nitekim yapılan çalışmalar, ETS’nin devreye girmesiyle SKDM kaynaklı maliyetlerin ciddi biçimde düşeceğini ortaya koyuyor. Bu yalnızca bütçe kalemi değildir. Bu fark; sanayicinin yatırım iştahı, ihracatçının rekabet gücü ve ülkenin cari dengesi anlamına gelir. Daha da önemlisi, bu kaynaklar doğru kullanıldığında düşük karbonlu kalkınmanın finansmanına dönüşebilir.
Bu noktada altyapı hazırlıkları hayati önemdedir. ETS Piyasası Yönetim Sistemi’nin test edilmesi, izleme–raporlama–doğrulama süreçlerinin entegre edilmesi ve tesislere yönelik eğitimlerin tamamlanması, sistemin kâğıt üzerinde kalmaması için doğru ve gerekli adımlardır. Pilot uygulamanın 2027 boyunca sürmesi ve 2028’de ilk uygulama dönemine geçilmesi, “deneyerek öğrenen” ve hatadan ders çıkaran bir yaklaşımı yansıtmaktadır. Bu, aceleci değil; sürdürülebilir bir geçiştir.
Ancak asıl belirleyici soru şudur: ETS’den elde edilecek gelirler nasıl kullanılacak? İşte sistemin ruhu burada şekillenecek. Eğer bu gelirler enerji verimliliği yatırımlarına, temiz üretim teknolojilerine, yenilenebilir enerjiye, biyogaz ve biyokütle gibi döngüsel ekonomi çözümlerine yönlendirilirse; ETS bir maliyet değil, bir kaldıraç olur. Aksi halde sadece yük bindiren bir düzenleme olarak algılanma riski taşır.
Unutulmamalıdır ki yeşil dönüşüm yalnızca tesisleri değil, insanları da kapsar. KOBİ’lerin desteklenmesi, çalışanların dönüşüme hazırlanması, yerli teknoloji ve Ar-Ge’nin teşvik edilmesi “adil dönüşüm” ilkesinin olmazsa olmazıdır. Karbonu fiyatlandırırken sosyal dengeyi göz ardı eden hiçbir sistem uzun ömürlü olmaz.
Türkiye’nin önünde artık net bir tercih vardır: Karbonu görmezden gelen bir ekonomi mi, karbonu yöneten bir kalkınma modeli mi? ETS bu tercihin en somut aracıdır. Doğru tasarım, şeffaf uygulama ve kararlı bir iradeyle; karbonun bedeli, geleceğin fırsatına dönüşebilir. 2053 net sıfır hedefi de ancak böyle bir ekonomi–çevre–sanayi dengesiyle gerçek anlamını bulur.
Peki, biz bu tarihsel dönüşümü sanayimizin sırtında bir yük olarak mı bırakacağız, yoksa küresel pazarda yeni bir liderlik hikayesine mi dönüştüreceğiz?